Venedik : Kanalların Şehri

İtalya gezimizde sıra kanallar şehri Venedik’e gelmişti. İnternet sitesinden aldığımız Floransa-Venedik hızlı tren biletimiz (29 €) hazır. 09.25’te kalkacak olan trenimiz peronda göründü. Trene binip koltuklarımızı buluyoruz ancak yerimize bir türlü oturamıyoruz çünkü bir sorunumuz var. Roma-Floransa arasında bindiğimiz trenin aksine bu trenin üst bagaj yeri bizim pek de büyük olmayan bavulumuzu almıyor. Pek çok kişi bavula bir çare bulmaya çalışıyor. Biraz uğraştıktan sonra çözümü buluyoruz; eğer sizde böyle bir sorunla karşılaşırsanız bavulunuzu sırtları birbirine yaslanmış koltuklar arasında kalan boşluğa yerleştirebileceğinizi unutmayın.



Yolculuk 2 saat kadar sürüyor. Ve nihayet kanalların ve gondolların narin kentindeyiz. Tren istasyonundan çıkınca karşınıza çıkan büyük kanaldan, bu mucize kente, gerçeklik duygumuzu yitirmiş bir halde, ilk kez bakıyoruz. Buranın, enteresan özelliklerinden birisi, gerçekte doğal bir ada olmaması. Şöyle ki; bugünkü Venedik’e komşu anakarada yaşayan çiftçi ve denizci halk, kuzeyli barbar kavimlerin saldırısına uğramaktan bunalmış. Böylelikle, işgalcilerden kaçacak bir sığınak bulmak amacı ile anakaradan denizin girinti yaparak oluşturduğu alana geçmeye zorlanan yerli halk, suyun içine çakılan kazıklar üzerine M.S. 811 yılında Venedik’i kurmuş.



Vaperotto biletimizi alıp (6.5 €) otelimizin bulunduğu Ca’dora durağında iniyoruz. Kent araç trafiğine kapalı olduğundan ulaşım için çok fazla seçeneğimiz de yok zaten. Otelimiz yine booking.com aracılığıyla rezervasyon yaptığımız Apostoli Palace. (Geceliği 90 €) Seyahat boyunca kaldığımız oteller içerisinde en beğendiğim bu oldu. Küçük ve inanılmaz sevimli olan bu otele yerleşip, cana yakın otel görevlisiyle biraz sohbet ettikten sonra, Venedik sokaklarına atıyoruz kendimizi.

Yüzlerce kanal ve köprü ile birbirine bağlanmış Venedik, oldukça kalabalık, ancak sevindirici olan şu ki, sıcak olmasına rağmen şehirde koku yok. Otel zaten kanallar üzerinde yer alan köprülerden en ünlüsü olan Rialto Köprüsü’ne yakın olduğundan, kentin en canlı noktalarından birine kolayca ulaşıyoruz. Rialto Köprüsü 16. yüzyılda yapılmış ve Büyük Kanal’ın iki yakasını birleştiren üç köprüden biri. Bu arada önümüze siyah gondollar ve siyah beyaz giysileriyle gondolcular çıkıyor. Söylenene göre, eskiden rengârenk olan bu gondollar kentte çıkan veba salgınının ardından, ölülerin gondollarla taşınması nedeniyle siyaha boyanmış. Rialto civarında hediyelik eşya ve tabiî ki maske satan bir sürü dükkân mevcut.



Bu şehrin üç hikâyesi var; kanallar, gondollar ve maskeler. Kanal ve gondolların hikâyesine biraz değindik. Maskelerin hikâyesi ise birden fazla. Bir rivayete göre veba salgını dolayısıyla sokakları saran kokudan kurtulmak ya da vebanın bulaşmasını engellemek için takılmaya başlanmış. Başka bir rivayete göre ise renkli Venedik eğlencelerinde sınıf ayrımının ortadan kalkması için kullanılmaya başlanmış. Kullanılmaya başlama nedeni bir yana bu cıvıl cıvıl nesneler kentin sembollerinden biri olmayı başarmış durumda. İnanılmaz fiyatlara maskeler bulunduğu gibi 10–15 Euro’ya da maske almak mümkün. Maskelerin yapım malzemeleri de fiyatları gibi çeşitli; Porselen, kâğıt ya da plastikten yapılabiliyor. Bu arada büyük maske dükkânlarının hemen hepsinde fotoğraf çekmek yasak. Bu renkli dünyada vaktin nasıl geçtiğini anlamak zor.



Maskelerin albenisinden kendimizi koparıp San Marco Bazilikası’nın da yer aldığı San Marco Meydanı’na doğru ilerliyoruz. Oldukça büyük meydanın bence en ilgi çekici özelliği, fazla cana yakın olan güvercinleri. Gerçekten buradaki güvercinler başınıza konmakta, elinizden bir şeyler yemekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Biz de onlarla biraz haşır neşir oluyoruz. Biraz da üzerinde San Marco'nun Aslanı ve San Teodoro'nun heykelleri bulunan granit sütunları inceliyoruz çünkü bunlar İstanbul'dan getirilmiş. Ayrıca San Marco Bazilikasının orta giriş kapısının üzerinde yer alan, dört adet bronz at heykeli de İstanbul'dan getirilmiş.



Biraz ilerde, limanın önünde ise Düka'nın ikamet yeri olan Dükler Sarayı yer alıyor. Dükler Sarayı’nın hemen arkasında da hapishane ve sarayla bu hapishaneyi birbirine bağlayan Ahlar Köprüsü (Ponte dei Sospiri) yer almakta. Geçit ilginç ismini, hapishaneye giden mahkûmların iç geçirmelerinden almış. Bizim ünlü Casanova da bu hapishanede tutuklu kalmış ama kaçmayı başarmış. Otelimize geçerek taze bir güne hazırlanıyoruz…

Güne küçük otelimizde sıcak ekmekle yaptığımız kahvaltıyla başlıyoruz. Bu günkü planımız kendimizi sokaklara bırakmak üzerine. Venedik’in az bilinen yollarında dolaşıp, çıkmaz sokaklarından geri dönüp, dar yollarında rahatça kaybolmak istiyoruz. (Venedik sokaklarında kaybolmayı becermek fazla emek istemiyor zaten. Öyle ki, yolunuzu bulabilesiniz diye konulmuş okların aynı yer için farklı yönler göstermesi olağan bir durum burada. Galiba insanlar dükkânların önünden geçsin diye böyle bir yola başvurmuşlar. Test etmek isterseniz San Marco Meydanını gösteren okları takip edin)



Kalabalıktan uzak sokak köşeleri bize Venedik’e dair daha çok şey anlatacaktır diye düşünüyoruz. Düşündüğümüz gibi de oluyor. Bu şehirdeki ikinci günümüzde kentin cazibesine kendimizi daha da çok kaptırmış durumdayız. Bu gün bir kişinin zor sığdığı sokak aralarından nasıl koca meydanlara birden bire çıkabileceğimizi gördük. Çok sevimli bir müzik grubunu, içinde müzik olmayan insanın bir yanı eksik ve karanlıktır diyerek, uzun uzun dinledik. Kuruması için dışarıya asılmış çamaşırlarıyla, Venediklilerin yaşadığı evleri fark ettik ve çok yorulduk. Yarın ki dönüş yolculuğu için hazırlanmalıyız…




Güzel geziler dileğiyle… Hoşça kalın…


 Yazılan Yorumlar...
bendis
(28 Kasım 2012)
Yazı ve fotoğraflar çok güzel...