Arabamla Dünya Turu – Fas 1 (Batı Sahra)


Fas’a başlarken, şu mayın konusuna bir girmek istiyorum. Hani, Atar’dan Nouadibou’ya giderken, tren yolunun kuzeyinde bulunduğu söylenen ve Moritanya-Fas sınırı arasındaki ‘insansız bölge’de gördüğümü söylediğim mayından parçalanmış araba cesetlerinin sebebi olan mayınlar. Bu konuyu Fas bölümüne saklamış olmamın sebebi, bahse konu olan mayınların bulunduğu sınır çizgisinin Moritanya-Batı Sahra arasında yer alıyor olması. Batı Sahra her ne kadar Fas’ın bir bölümüyse de, uluslar arası hukuk platformunda tartışmalı durumunu korumakta. Önce Batı sahra’nın durumu anlatmakla başlayalım, işe.

Bu bölgenin eski adı İspanyol Sahrası olarak anılır. Sebebi, 1884 yılında yapılan Berlin Konferansı ile, İspanyol sömürgesi olarak resmen kabul edilmiş olması. Bir ara not olarak belirteyim; bölgede (özellikle Batı Sahra’nın büyük bölümü ve Moritanya’nın sınıra yakın bölgesi) yaşayanların bir kısmı, en azından uzun zamandır bölgede yerleşik olanlar, İspanyolca da konuşuyorlar. Ancak, İspanyol Sahrası İspanya için hiçbir zaman kolay bir lokma olmamıştır; yerli kabileler ve aşiretler her zaman İspanya’ya zor anlar yaşatmıştır. 1956’da bağımsızlığını kazanan Fas, bölgenin, koloni döneminden önce Fas Krallığı’nın bir parçası olduğu iddiasını gündeme getirir ve hatta 1957’de askeri birliklerini kuzeyden Sidi-İfni’ye sokar. Ancak, İspanya, Kanarya Adaları’ndaki askeri gücünü de kaydırarak bu girişimi engeller ve kontrolü yeniden sağlar. Uzatmayalım, Cezayir’in de gizliden desteğini alan Sahrawi halkı, ülkelerindeki İspanyol egemenliğini sonlandırmak amacıyla direnişlerini arttırır. 1973 yılında, direnişe bir kimlik kazandıracak olan Polisaryo Cephesi kurulur; örgüt silahlı çete savaşlarıyla İspanyol ordusunu yıldırmaya başlayacaktır. Nihayetinde İspanya, bölgedeki hâkimiyetini 1975 yılında Fas ve Moritanya ile imzalayacağı üçlü bir anlaşmayla resmen sonlandırır. Bölge üzerinde emelleri olan ülkelerden birisi Moritanya’dır. Ancak, Polisaryo Cephesi’yle o da başa çıkamaz ve pes eder. İşte bu sınır boyunca döşenen mayınların sebeb-i hikmeti budur; her iki taraf da (Polisaryo Cephesi ve Moritanya), birbirlerini durdurabilmek için sınır boyuna mayın döşemişlerdir ve üstelik bu mayınların yerlerini kendileri bile bilmemektedir. Mayınlar yüzlerce insanın canına mal olur, binlercesini sakat bırakır. Hatta, bölgenin güvenliğinin riske girmesi yüzünden bir süredir mekan değiştiren ve artık yalnızca ‘Dakar Rallisi’ olarak Güney Amerika’da (Dakar’la ne alâkası varsa) yapılmaya devam edilmekte olan o meşhur Paris-Dakar Rallisi’nde bile bu mayınlar zamanında yarışmacıların ve organizatörlerin başına bela olmuştur. Hala da mayınlara basıp parçalanan develer oluyormuş, Just ve Cora’nın söylediğine göre.

Fas ise, bölgedeki iddiasından vazgeçmez. 1991 yılına kadar Polisaryo’yla savaşmaya devam eder. Sonunda bir ateş-kes anlaşması imzalanır. Bu anlaşmadan sonra Fas kendi kendine bölgenin yeni sahibi olur. Fas’tan bölgeye ciddi bir nüfus kaydırılır, büyük altyapı yatırımları yapılır, yer altı zenginlikleri -gelirleri bölgeye harcanmak üzere- sahiplenilir ve işletmeye başlanır. Haritalarında Batı Sahra’yı, kendi ülkesinin bir bölgesi olarak gösterir. Hatta, diğer uluslar arası birçok medyada da (örneğin, meşhur Michelin haritaları, Lonely Planet kitapları ve daha birçoğu) böyle gösterilmesini sağlar. Ancak, yukarıda da belirttiğim gibi, Batı Sahra’nın uluslar arası hukuk platformunda yeri hala şaibelidir. Örneğin, Birleşmiş Milletler nezdinde Batı Sahra, yönetimi bulunmayan bir ülke olarak bilinir ve Fas’ın bir parçası olarak kabul edilmez. Afrika Birliği ve bunun dışında 81 ülke ise Batı Sahra’yı, Polisaryo Cephesi tarafından oluşturulmuş Sahrawi Arap Demokratik Cumhuriyeti olarak kabul etmektedir. Fas’a katılma konusunu halka sormayı öneren Birleşmiş Milletler, kendi önerdiği bu referandumu ise yıllardır hayata geçirmemiştir, geçirememiştir. Bu arada, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir, tabii; Fas’tan kaydırılan nüfus ve yapılan onca yatırımla, bu saatten sonra yapılacak bir referandumun sonucu da Fas lehine -hemen hemen- garantiye alınmıştır.

Ülkeye giriş ve Batı Sahra

Fas, Türk vatandaşlarından vize istemeyen ender Afrika ülkelerinden birisi; benim ziyaret ettiğim ikincisi (Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra). Zaten, galiba bir de Tunus var, o kadar. Vizeden yana sorunum yok, nitekim. Ancak, giriş formalitesi biraz uzun. Ama, tümüyle bürokratik gereklilikler; yanlış anlaşılmasın, öyle inadına zorluk çıkarmak, avanta beklemek falan gibi bir şey kesinlikle yok.

Pasaport işlemi kolay aslında. Ama, sonrasında, gümrük işlerinde başlıyor esas işler. En önemlisi de, arabanızın röntgeninin çekilmesi işlemi. Gerek Fas’a giren, gerekse çıkan tüm araçlar dev gibi bir röntgen makinesinden geçirilip, içleri taranıyor. Bunun için de -tabii- sıra bekliyorsunuz. Tabii, bununla ilgili bürokratik işlemlerin tamamlanması için de masadan masaya, binadan binaya koşturuyorsunuz; bir de onlar için geçen zaman var. Yanlış hatırlamıyorsam, benim Moritanya’dan çıkıp, Fas’a girmem 3 saate yakın zamanımı aldı. Ancak, tekrarlayayım; Fas gümrüğünde kesinlikle normal prosedür dışında kesinlikle özel bir zorluk olmadığı gibi, memurlar ve polisler son derece güler yüzlü, yardımsever ve saygılı davranıyorlar. Bu durum, Fas’ta bulunduğum süre boyunca da böyle devam etti. Tabii, -özellikle- Türkiye’den ve dolayısıyla Müslüman bir ülkeden olmam da -aynen Moritanya’da olduğu gibi- bana karşı özel bir sempati duyulmasını sağlıyor.

Fas’a girdikten hemen sonra yolun şekli, asfaltın kalitesi, yol çizgileri, işaretlerin yerli yerinde ve gerektiği şekilde yerleştirilmiş olması gibi birçok işaret, medeniyet konusunda birkaç basamak tırmandığınızı gösteriyor. Batı Sahra’yı yukarıda anlattım; daha da anlatacak bir şey yok. Üstelik, hızlıca geçip, Fas’ın gerçek topraklarına girmekten başka yapacak bir şey de… Ben de bu 900km’ye yakın kısmı iki gece konaklayarak geçtim. 900km aslında çok fazla gibi görünmüyor ama ilk gün, sınırda uzun süre geçirdiğim için, sınırdan 400km içeride bulunan, Atlas Okyanusu kıyısındaki Dakhla’da kaldım. Dakhla’ya kadarki yoldan kısaca bahsedeceğim; biraz hareket var.

Daha önceki sınır geçişlerimde, sınırın öte tarafında hep parasız kalıyordum. Anlattım mı bilmiyorum ama, Batı Afrika’da ABD Doları’nı tanımıyorlar. Yani, tanıyorlar da, belki pek güvenilir bulmuyorlar (sahte para riskine karşı olabilir). O yüzden de çok fazla konvertibilitesi yok, olduğunda da çok sövüşleniyorsunuz. Sınırı geçmeden önce kalan son yerel paramı -genellikle- mazot almak için harcayıp, cebimde yalnızca Dolar’la öte tarafa geçiyordum. Bu da, öte tarafta ya çok düşük bir kurla Dolar bozdurmak zorunda kalmama, ya da -paraya çok ihtiyaç duymuyorsam- ilk yerleşim yerinde ATM bulana kadar parasız dolaşmama sebep oluyordu. Bu sefer de aynı duruma düşmeyeyim diye, yanımda bir miktar Moritanya Ouguiya’sı tuttum, yaklaşık US$40.00 karşılığı. O parayı da Fas’a girince Fas Dirhemi’ne çevirip, çoğuyla da ilk benzinciden mazot aldım. Moritanya’dan depom neredeyse boş çıkmıştım. Batı Sahra’da -sanırım vergisiz olması nedeniyle- yakıt çok ucuz, çünkü.


Bir kumul fotoğrafı daha

Yola koyulduktan bir süre sonra rüzgâr arttı. Yönü de tam karşı ile apaz (yelken terimidir, rüzgârın 90° yandan esmesi) arası… Yani, Lando’yu zorlamak için en kötü açı. Yol uzadıkça rüzgâr da fırtınaya dönüştü. Artık o hale geldi ki, Lando 80km/s’ten daha hızlı gidemiyor. …ve o hızda giderken, yakıt gösterge ibresinin hızla iniyor olduğunu -neredeyse- gözle izleyebiliyorsunuz. Normalde mazot hesabını Dakhla’ya kadar rahatlıkla yetecek şekilde yapmıştım. Ancak son 100km kala kırmızı ışık yandı. Yine ‘normalde’ bu andan itibaren 70km gidebilirim ve 64km sonra yol çatında benzinci bulma olasılığım yüksek. Ancak, bu fırtınada (hem de ‘kum fırtınası’) 50km ancak gidebilirim. Bu kum fırtınasında, Lando’yu yolda bırakıp da elimde bidonla geçen arabalara otostop yaptığımı düşündükçe, sırtımdan aşağıya soğuk terler iniyor. En son geçtiğim benzinciyi düşündüm, yaklaşık 40km gerideydi. Eğer o 40 değil de 45km ise, benim indirimli tahminimle mazot 50 değil de ancak 40km yeterse, yine yolda kalacağım. Üstelik rüzgâr tam apaza döndü; geri dönsem de yine -bu sefer öbür- apazdan alacağım. Bu kara düşüncelerle giderken bir anda yolun hemen kenarında bir radyo-link/GSM baz istasyonu belirdi. Bununla ilgili uzun ayrıntıya girip, aklınızı karıştırmak istemiyorum. Buralarda elektrik şebekesi olmadığından, bu istasyonlar hep güneş enerjisi-dizel jeneratör hibrit sistemiyle enerjilerini sağlıyorlar. Her istasyonda da bekçi oluyor, dikkat ettim. “Bu ne dikkat!” demeyin; aslında, bu iş tam benim uzmanlık alanımdır. 1982’de üniversiteyi bitirdiğimden beri ben bu işlerle haşır-neşir oldum hep. O yüzden de, nerede bir radyo-link ya da GSM baz istasyonu görsem, ayrıntılı inceler, kafamdan çıkarımlar yaparım. Neyse! İstasyonu görünce kafamda şimşek çaktı; istasyonun bekçisinden ödünç mazot istemek. Sonra da ilk benzincide bidonu doldurup, borcumu ödemek üzere geri dönmek...


Batı Sahra’da, Agadir yolunda yol gezen kumullar tarafından sık sık kaplanıyor. Böyle iş makineleriyle temizlemek zorunda kalıyorlar

İstasyonun yanındaki Berberî çadırının dibine çektim arabayı. Arabadan indiğimde vücudumun her yerine milyonlarca iğne batırıyorlar, sanki; öyle bir kum fırtınası.. Dışarıdan “Selam-ün aleykûm” diye seslendim. İçeriden perde aralandı, şaşkın bir yüzle genç bir adam selâmımı aldı ve beni içeri çağırdı. İçeride iki kişiler. Yanımdaki Fransızca sözlüğün yardımıyla mazotumun bittiğini, ödünç mazot istediğimi söyledim. “Türkiye” ve “Müslüman” sözcükleri böyle durumlarda çok işe yarıyor. Aralarında biraz konuştuktan sonra kabul ettiler. Hemen çıkıp, bidonlardan birini çıkardım. O fırtınada adam istasyonun mazot deposundan benim bidonu doldurdu, ben de depoya boşalttım. 20lt mazot bana fazlasıyla yeter. El-kol işaretleri ve sözlük Fransızcası’yla, Dakhla’dan önceki ilk benzinciden mazot doldurup, bidonu da dolu olarak geri getireceğimi söyledim. Kesinlikle kabul etmediler. Parasını ödeyeyim dedim, şiddetle geri çevirdiler. Yahu, yalnızca medeniyet değil, ‘insaniyet’ konusunda da birkaç basamak atladık, anlaşılan. Tekrar tekrar Fransızca ve Arapça (‘şükrân’, malûm) teşekkür edip, yanlarından ayrıldım. İşte böyle bir macera! Buket’in kulakları çınlasın. Ama, benim suçum yok, rüzgârın suçu! O kum fırtınası nedeniyle ön camım ve hele -çok sonra, gece yolu aydınlatmıyor olduğunda fark ettiğim- far camlarım kumlama yapılmış gibi oldu. Daha önceki Afrika seyahatimde de Sudan’da böyle bir kum fırtınasına yakalanmış ve ön camımı Türkiye’ye döndüğümde bu yüzden değiştirmek zorunda kalmıştım. Özellikle güneşe karşı giderken bir şey görmek iyice zorlaşıyordu.


Kıyıyı döven haşin Okyanus dalgaları, sahilde böyle yalıyarlar oluşturuyor


Birkaç akarsu, Okyanus’a dökülmeden önce böyle gölcükler oluşturmuş. Ben de yemek molasındayım

Evet! Önce Dakhla’da, arkasından da Laâyoune’de geceledikten sonra, gerçek Fas topraklarına (bunu Faslılar duymasın, tabii) girip, Agadir’de 2 gece kaldım. Niye 2 gece, diye sorarsanız, uzun zaman sonra ilk kez ‘gerçek’ medeniyeti yakaladım; hem dinlenmek, hem de yazı yazmak için.

Agadir ve sonrasında görüşmek üzere