İran’da Medeniyetler Geçidi 4 - İsfahan


İran platosunun ortasında yer alan, ülkenin üçüncü büyük kenti ve aynı adlı eyaletin başşehri İsfahan, doğal güzellikleri ve eşsiz mimari eserleri ile ‘Esfehan Nefs-e Jahan’ (İsfahan, dünyanın yarısı) tanımlamasını gerçekten hak ediyor. Şehir görkemli geçmişini 11.yy da yönetiminde olduğu Büyük Selçuklu Devleti ve 16 yy da Safevi sultanlarına borçlu. Özellikle altın çağını, Şah Abbas (1571-1629) zamanında yaşamış. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey İsfahanı başkent yaptı, torunu Melikşah döneminde kent gelişip zenginledi, günümüze kadar ulaşan ünlü İsfahan Mescidi Cuma’sı bu dönemde (1072-1092 yıllarında) inşa edildi. Selçuklu Devletinin yıkılışından sonra İsfahan gerilemeye başladı. 13. yy da kent, önce Moğollar daha sonra Timur tarafından 1387 yılında yağmalandı pek çok insan katledildi. 1600 yılında Şah Abbas, İsfahan’ı Safavi Devlet’nin merkezi seçti. Timur’un yakıp yıktığı topraklarda, bir master plan çerçevesinde 17.yüzyılın en  büyük ve güzel kentlerinden biri olarak yeniden inşa etti. Bu planın en önemli iki anahtarından biri olan 6 km uzunluktaki ana bulvar Chahar Baghe (dört bahçe) caddesinin iki yanına çınar ağaçları dikildi,süvariler, yayalar, kervanlar için ayrı yollar tahsis edilip, yolların arka bölümleri ,gül bahçeleri, havuzlar, su kanallarıyla süslendi, çevresinde gösterişli konaklar, saraylar inşa edildi. Planın diğer önemli bölümü, günümüzde Unesco Dünya mirası listesinde hakkıyla yerini alan Nakş-ı Cihan meydanı -yani cihanın nakışı- (İslam Devriminden sonra İmam Meydanı )ise, çevresinde inşa edilen Şah Camii,Bab-ı Ali (Ali Kapu) sarayı Şeyh Lotfullah camii ve kapalı çarşı ile taçlandırıldı. Zagros Dağlarından doğan ve İsfahan’ın içinden geçen Zayende nehri üzerinde, özellikle geceleri altın kemer gibi gözalıcı güzelliği ile görenleri büyüleyen Siosepol köprüsü, yine Şah Abbas’ın emriyle Gürcü komutan Allahverdi Han tarafından, yayalar ve ipek yolundan gelen kervanlar için yapıldı, bir diğer ünlü Khaju köprüsü II. Şah Abbas zamanında 1650 yılında yapılarak Zayende nehrinin bir diğer ihtişamlı süsü oldu.

Siosepol Köprüsü

İsfahan’daki ikinci günümüzde, sakin sakin kalabalıklar olmadan gezip, fotoğraflar çekebileceğim, gezilerimin en keyifleri anları kabul ettiğim sabahın ilk saatinde, yol arkadaşım Güzin’le birlikte konakladığımız Kowsar (Kevser)otelin hemen karşısındaki Allah Verdi han (Siosepol) köprüsünü görüntülemeye gittik. Havanın kapalı oluşu biraz canımızı sıksa da, bir saat kadar, kenarındaki güllerle süslü yaya yolunda ikişer üçer sabah yürüyüşüne çıkmış cana yakın güler yüzlü İranlı kadınlarla selamlaşarak yürümek ve keyifli fotoğraf çekimlerimiz, İran gezimin unutulmaz anlarından biri oldu.

Khaju Köprüsü

Mükellef kahvaltı sonrası rehberimiz Behnan’ın hikâyelerle süslediği detaylı anlatımı eşliğindeki şehir turuna, Khaju köprüsünden başladık.1650 yılında II Şah Abbas tarafından inşa ettirilen,133 mt. uzunluğunda 12 mt genişliğinde ve 24 arkatlı olan bu köprü bir dönem sadece şahın geçişi için ayrılmış, köprünün ortasında bulunan beşgen şekilli terastan nehirde düzenlenen gösterileri izlermiş. Köprünün alt katında nargile ve çay içilen kafeler, arkatlarından nehrin seyredildiği bölümler bulunuyor. Bizler maalesef 10-15 dk gibi kısa süre kaldığımızdan, 2008 yılında Dünyanın çok fonksiyonlu tarihi köprüleri listesinin ilk sıralarında yer alan bu görkemli köprüyü boydan boya geçemedik, sabah saatlerinde nargile içilen kafeler de kapalıydı.

40 sütunlu saray bahçesi

Kentte sonraki durağımız, güllerle bezeli bahçelerin yer aldığı, 6000 m2 lik botanik parkın içindeki Çehel (farsça kırk anlamında )sütunlu saray idi. Şah Abbas, mimar Ali Ekber İsmaili’ ye 17 yy başında, bayram kutlamalarının yapıldığı, dinlenme-eğlence amaçlı ve yabancı elçileri kabul ettiği mekân olarak yaptırmış. Girişte bizleri büyük bir havuz karşıladı 110x16 m lik bu havuzun diğer başında kurulu sarayın önünde, aynalarla süslü ve son derece zarif ahşap işçilikli bir teras bulunuyor, terası destekleyen 20 ahşap sütun, havuzdaki yansımalarıyla 40 sütun gibi görüldüğünden saray adını buradan almış. Terasın iki başında aslan heykelleri yerlerini almış, parkın içinde başka heykeller de var. Pers bahçelerinde alışık olmayan bu heykeller, Şah Abbas’ın batılı ülkelerle teması ve kültürel ilişkileri sonucu onlardan özenmesiyle yaptırılmış. 

Saray bahçesinde güzel sanatlar öğrencileri - Saray Girişi

Sarayın görkemli kabul salonunda büyük tablolar halinde minyatür özellikli freskler, cam ve vitray işçiliği göz kamaştırıyordu. Tavanda hatem sanatı adı verilen ahşap işçilik, ayrı güzellikteydi. Fresklerde, Şah Abbas’ın avcılığı, konukları için düzenlediği şölenler betimlenmiş. İlgiyle izlediğimiz bir minyatür, bizler için çok özeldi. Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim’le 1514 yılında yaptığı Çaldıran savaşı, tablonun yanındaki izahatta ‘mühümmat eksikliği nedeniyle kaybedilen savaş’ olarak not edilmiş. Bir başka freskte, kendisinden yardım istemeye gelen Türkistan kralını dans eden cariyelerin gösterisiyle eğlendiren II.Şah Abbas görülüyor, şapkaya çok meraklı olan şah, başından hiç eksik etmediği şapkaları kendisi dizayn edermiş. 

Sütunlu Saray minyatürleri

Sarayın gezilmesinden sonra, girişteki hediyelik standında alışveriş molası verildi o ara Benam’dan telefonuyla eşimin İranlı (İsfahan’da yaşıyor) arkadaşı Ahmet Ansari’yi aramasını rica ettim. Türkçeyi çok güzel konuşan Ahmet, öğrenimini 1960 lı yılların sonunda ODTÜ te yaptı, eşimin okuldan bölüm arkadaşı, dostluklarını hala sürdürüyorlar, İstanbul’a geldiğinde bize uğrar hasret giderirler, 15 yıl kadar önce eşi Mehveş hanım, kızı ve damadı ile konuğumuz olmuş, İstanbul’un güzelliklerini birlikte gezip görmüştük. İran gezi öncesi eşim, geleceğimi haber verince mutlaka görüşme isteği ile İsfahan’a geldiğimizde haber vermemi istemişti. Behnam kendi dillerinde konuşup, irtibatımızı sağladı, kendisiyle saat 5 te otelde buluşmak üzere sözleştik. Bu arada sağolsun, alışveriş için kendi başınıza bir şey almayın tanıdık dükkânlara gider birlikte alırız tembihinde bulundu.

İmam Camii

Daha sonra yürüyerek yakındaki ünlü Nakş,-ı Cihan meydanına geldik hava kapalı, yağmur yağdı yağacak modunda olunca meydan bütünüyle, ilk bakışta doğrusu, gözümü pek doldurmadı. İlk durağımız Şah camisine yönelince, durum değişti. Sabancı müzesindeki video gösterisini seyrettiğimden beri zihnimden silinmeyen bu muhteşem mabet, mavi mücevher gibi karşımdaydı, böyle durumlarda insan zamanın durmasını istiyor. Cami, günümüzde müze ve parayla giriliyor Behnam biletleri alınca iç avluya giriyoruz. İran’da Cuma namazının kılındığı camiler aynı zamanda haberleşme merkezleriymiş, avluda pano bu iş içinmiş, soldaki mermer kazandan özel günlerde şerbet dağıtılıyormuş. Mimarının Esfahanlı Ali Akbar olduğu bu muhteşem caminin kubbe yüksekliği  54 m dir, fayansları Yazd şehrinden getirilmiş, kalem işleri devrin en ünlü hattatları olan Abbasi,Tabrizi,Esfahani ve Emami tarafından yapılmış. 

İmam Camii detayları

Merkez kubbenin içi de dışı da seramik işlemeli diğer kubbelerin dışı kerpiç içleri seramiktir, tabandaki mermer plakalar yedi kat yankılanma yapılabilen akustiği sağlıyormuş, Avrupalı turistleri gezdiren bir rehber tam ortada bunu ispatlamak için ezan okuyunca bizler de yankılanmaya şahit olduk, mihrapta imam için ayrılan yer sonradan diğer camilerde gördüğümüz gibi çukurda kalıyordu, bunun anlamı cemaatin önünde olanların tevazunu, insanlardan üstün olmadıklarını vurgulamakmış. Göz kamaştıran çini süslemelerinde, daha önce İran’ı yöneten  Selçukluların camilerinde hakim olan geometrik desenlere Şah Abbas’ın isteği ile gösterişli bitkisel ve tavus kuşları betimlemeleri de ilave olmuş ve seyrine doyum olmayan, ihtişamın doruğunda görsellik ortaya çıkmış.

İmam Camii detayları

Uzunca bir süre caminin iç içe sıralı bütün iç mekân bölümlerinin duvarlar ve tavanlarındaki birbirinden ilginç süslemelerini, detaylarını fotoğrafladıktan sonra sıra öğle yemeği molasına geldi. Caminin hemen solundaki bedestendeki Bastani Restoran daha girişte, gösterişli şamdanlı avizesi, büyük boyutlu semaverler ve adeta Gülistan sarayının bir bölümü gibi, İran’a has göz kamaştıran, aynalar, vitraylar, minyatürle bezeli iç dekoru ile bizleri karşıladı.

Bastani restoran girişi

Geniş iç mekânda bir bölümde kerevetli, diğer bölümde turistler için ayrılmış uzun masa düzenleri ile aynı anda pek çok misafir ağırlayacak düzendeydi. Ayran, cacık ve meyve suları eşliğinde damak tadımıza çok uygun geleneksel kebaplar, çorbalar, salatalar ve safranlı pilav yine çok güzeldi, yemek üstü tatlı yada meyveye alışık değiller ama Behnan karpuz getirterek ağzımızı tatlandırdı. Yemek sonrası Nakş-ı cihan meydanında rehberimiz, oteldeki akşam yemeğinde buluşmak üzere öğleden sonrası için serbest bıraktı.

Bastani Restaurant

Bir zamanlar adı Şah Meydanı olan, cihanın nakışı anlamındaki bu meydan, artık İmam Humeyni meydanı olarak adlandırılıyor. 1612 yılında düzenlenmiş alan, ortasındaki fıskiyeli havuzu ve uzun kenarı, 512 m. kısa kenarı 160 m. ölçüleriyle Dünyanın en büyük kent meydanlarından biri. Şah Abbas, dar kenarlardan birine Şah camiini, diğerine kapalı çarşı inşa ettirmiş. Uzun kenarlarda ise karşılıklı olarak kayınpederi Şeyh Lutfullah adına yaptırdığı cami ve Şah’ın yaşadığı Ali Qapu Sarayı bulunuyor. Güzin’le birlikte önce, Safevi mimarisini başyapıtlarından sayılan Şeyh Lutfullah Camiini gezdik.

Şeyh Lutfullah Camii

Yapımı 1618 yılında tamamlanan cami, ibadetten ziyade dini ve bilimsel araştırmalar amaçlı yapılmış, ayrıca haremdeki kadınların özel ibadet ve eğitimleri için kullanıldığından namaz vakitlerini bildirme lüzumu duyulmamış ve minare yapılmamış. Zamanında, karşısındaki sarayla irtibatı sağlayan yer altı geçidi varmış. Mimarı Muhammed Rıza Isfahani olan, sarı rengini safrandan maviyi cobalttan alan ve geometrik desenler, tavus kuşları, çiçek motifleriyle süslü seramik işlemeleri, firuze taşlarla bezeli ve hat yazılarıyla göz alıcı bu şahaserin, ne yazık giriş bölümünü fotoğraflayabildik, restorasyon nedeni ile iç mekanlar karanlıktı ve tam anlamıyla göremedik. Kapalı çarşıda İran’a has zengin cam, sedef ve ahşap el sanatları, nadide halılar, telkari-gümüş, bakır işçiliği, ipek dokumalar, deve kemiği ve kağıt üzerine yapılan minyatürler vs. aklınıza gelebilecek türlü güzel hediyeliklerin satıldığı dükkanlar bulunuyor, seyri için bütün günü ayırsanız canınız sıkılmaz, ama benim aklım, meydandaki insan manzaralarında kaldığından, Güzin’le birbirimizden bir saat sonra Ali Qapu sarayının önünde buluşmak üzere ayrıldık. 

Nakş-i Cihan Meydanı manzaralarından

Nakş-ı Cihan meydanı faytonları, havuzun kenarındaki çayırların üzerinde yiyecek torbalarını açmış öğle yemeklerini yiyen kadınlar, özgürce koşup oynayan çocuklar, şimşir gölgeliklerin arasında sereserpe uzanmış muhabbet eden kızlı erkekli gençlerle tam seyirlik ve fotoğraflıktı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan büyük keyifle Lutfullah ve İmam camilerinin gözalıcı ön cephelerini,  havuzdaki yansımalarını ve gelip geçen, patenle kayan güzel kızların, yaşlı beylerin, piknik yapanların fotoğraflarını çektim. 

Ali Qapu sarayı

Sıra Ali Qapu sarayına gelmişti, tam bilet almaya niyetlendiğimde, içeriden bizim turdan çıkan bayanlara, 6 katın merdivenlerini nasıl çıkabildiklerini sordum, merdivenlerin dikliği ve aralıkların çok fazla olduğundan, probleminiz varsa, dizinizi ve belinizi zorlayabilirsiniz cevabını alınca şimdi çok pişman olduğum kararla girmekten vazgeçtim. Güzin diğer arkadaşlarla girdi. Adı Devlet kapısı (Yüce kapı) anlamına gelen, her katın dekoru ayrı olan 6 katlı sarayın 3. kat balkon terasından, Şah meydandaki gösterileri ve çok sevdiği polo maçlarını seyredermiş.

Ali Qapu Sarayı girişinde

Öğleden sonra, Ahmet’le buluşacağımızdan, yürüyerek, yolda Siesepol köprüsünü sora sora otele döndük. Biraz dinlendikten sonra resepsiyondan misafirimizin geldiği haberi verildi.  Ahmet ve eşi Mehveş hanımla heyecanla kucaklaştık. Mehveş hanım, güzel sanatlar mezunu ama devrimden sonra ressamlık mesleğini yapamayan (sadece minyatür sanatı icrasına izin verildiğinden) son derece zarif, yaşını göstermeyen güzel bir hanım, doğal olarak Türkçe bilmiyor ama dizilerimizin sıkı takipçisi, Ahmet’in tercümanlığı ile konuşurken, israrla evlerine davet ettiler, Güzin’le bir İran evini görmüş oluruz diyerek kabul ettik. Bu arada elindeki kocaman paketi vererek sana ve Saygın’a hediye aldık dediğinde çok şaşırdım, paketi açınca da gerçekten çok mahcup oldum, zira bir gece önce halıcı dükkanında gördüğümüz güzellikte incecik bir yün halı ve çok gösterişli sedef kakmalı minyatür desenli tavla takımı getirmişler, nasıl altından kalkarım bilmem. 

Ahmet'in eşime tavla takımı hediyesi

Vakit kaybetmemek için birlikte hediyelik alışverişine çıktık. Arabayı, Ahmet’in bu konuda benden daha iyi dediği Mehveş Hanım kullandı, gerçekten bıçkın şoförler gibiydi. Akşam yemeğini yediğimiz Şehrazat Restoranın altındaki, safran dahil her tür İran sanatına ait el sanatlarının satıldığı mağzaya gittik, Ahmet’in pazarlığı ile yakınlarımız için alışverişimizi yaptık, hemen karşıdaki şekerci dükkanından İsfahan’a has, paketlenmiş bizim taktak helvası benzeri ama ondan yumuşak çam fıstıklı şekerlemelerinden de aldık. Daha sonra yemyeşil bol ağaçlıklı caddelerden geçip, İsfahan’ın zengin muhiti olduğu anlaşılan semtteki evlerine geldik. İçinde 3 ayrı oturma grubu olan bir hayli büyük salonun dekorasyonu Mehveş hanımın sanatçı kişiliğini yansıtır güzellikteydi. Sohbet sırasında İlkbahar olmasına rağmen Zayende nehrinin sularının neden akmadığını sordum. Nehrin kaynağını aldığı dağlık bölgede yetişen badem ağaçlarının yöre halkı için getirisi çok olmuş ve bahçelerin sayısını arttırmışlar, nehir suyu oralarda kullanılıyormuş. 

İranlı dostlarımızla Abbasi Hotelde

Meyve ikramından sonra, çay içimi için Abbasi otele götürmek istediklerinde doğrusu fazla nazlanmadık, gezi öncesi okuduğum bloklarda konaklamasanız bile mutlaka çay içimi için Abbasi otele gidin denilen, İsfahan’ın en ünlü oteline gittik. Ayrıca tur programında bu otelde konaklama yazılı iken Kevser otelde kalıyorduk. Neyseki sevgili dostlarımız sayesinde burayı da görmüş olduk. Otelin lobisi, saray  gibi göz kamaştırıcı, lüks mağazalarında satılan değerli mücevherler ve şık ipekli giysiler dolar bazında ve çok pahalıydı. Bütün gün kapalı olan hava giderek açmış olduğundan ılık Mayıs akşamında,fıskıyeli havuzlar, görkemli ağaçlar çiçek tarhları, üstlerinde zarif köprüleriyle minicik derecikler olan otel bahçesinde oturmayı tercih ettik. Gün batımı sonrası mavi zaman oluştuğunda bahçenin ışıkları yanınca ortalık çok daha güzelleşti. Güzin’le bahçede oturanları izlediğimizde kadın ve genç kızların ağırlıklı olduğunu gördük. İran’da konakladığımız bütün lüks otel lobilerinde durum hemen hemen böyleydi. Sanırım evlenmek isteyen kızların kendilerini gösterebildikleri, tanışma fırsatı bulabildikleri bu tür ortamlardı.

 
Abbasi Hotel - Hotelin spesiyal çorbası

Kevser otelde akşam yemeğini alacağımızdan Mehveş hanımın yemek teklifini kabul etmedik ama ısrarla otelin meşhur çorbasını getirtti. Gerçekten bol sebzeli, hububatlı çorba çok lezzetliydi. Bir ara yan masada oturan güzel bir kızdan fotoğrafımızı çekmemizi istedik, boylu poslu manken gibi açık tenli kızı çok beğenen Mehveş hanım dayanamayıp kızla tanıştı, adı Melodi imiş, sohbet etti, adresini aldı. Devrim sonrası memleketini terk eden çoğu İran’lı gibi, Mehveş hanımın ablası ve ailesi Amerika ya gidip yerleşmişler, Huston’da yaşıyorlarmış, bigisayar müh. yeğeni bekârmış Melodi’nin ablası da tesadüfen Huston’daymış, Yaz’ın ablasının yanına gidecekmiş hepimiz, bu girişim için ‘neden olmasın! Haydi hayırlısı’ dedik. 

Abbasi Hotel bahçesi - Hotelde İranlı genç kızlar

Bizi otelimize bırakan sevgili dostlarımızla vedalaştık, dolu dolu çok güzel gün geçirmenin mutluluğu ile yemekte Abbasi oteli ballandıra ballandıra tur arkadaşlarımıza anlattık. Bütün şatafatına rağmen, Kevser otel,konaklamak için Zayende nehri kenarındaki konumu ile Abbasi otel’e  tercih edilebilir. İsfahan gerçekten İran’ın en güzel kentlerinden, fırsat olursa tekrar gidip gezmek isterim. Ahmet’le görüşme faslımız olmasaydı Selçuklu eseri Melikşah’ın yaptırdığı Ulu Camiyi de görecektik. Umarım bir gün, üzerindeki zarif köprülerin yansımalarını da görebileceğimiz Zayende nehrinin sularının aktığı zamanda gidip görmek kısmet olur. Ertesi günün sabahı yine çok merak ettiğim tarihin derinliklerine yani Yazd şehrine yolculuk var, orada görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.













 Yazılan Yorumlar...
sezer
(13 Haziran 2016)
Setenay Hanım, öncelikle ellerinize sağlık yazınız ve fotoğraflar çok güzel olmuş...Yakın zamanda İsfahan dahil olmak üzere İranda beş ayrı şehri görmüş biri olarak diyorum ki kesinlikle gidilmesi gereken bir ülke... Çekinerek ve açıkçası biraz da korkarak gittiğim ülkeyi o kadar çok beğendim ki tekrar gitmeyi düşünüyorum...
hakangeziyor
(24 Mayıs 2015)
Setenay Hanım, nicedir görmek istediğim bir ülke İran. Bir kaç defa ipten döndüm diyebilirim. Programları yaparken daha önceden görmüş olanlar beni hep uyarmıştı: "İsfahansız bir İran İran olmaz Hakan" diye... Gerçekten de nereye baksam, neyi okusam her zaman İsfahan ön plana çıkıyor. Sizin anlatımınızla da güzellikler bir kat daha arttı. Kaleminize sağlık...
Setenay Süzer
(19 Mayıs 2015)
Güzel yorumlarınız için teşekkürler ederim.Şu sıra araya başka seyahatler girince onların fotolarıyla uğraşırken serinin devamı aksıyor umarım tamamlayabilirim
elifcim
(23 Nisan 2015)
Harika,tek kelimeyle..
Şükran Şahin
(13 Nisan 2015)
Setenay hanım, yazı ve fotoğraflar mükemmel, tebrikler.
Setenay Süzer
(30 Mart 2015)
Düzenlemeniz süper olmuş,sayenizde fotoğraflar olduğundan güzel göründü gözüme,emeğinize sağlık Erdin Bey.Çok teşekkürler ederim
Erdin İVGİN
(30 Mart 2015)
Kaleminize sağlık Setenay Hanım
Heyecanla beklediğimiz İran yazınızın 4. bölümünü keyifle okudum. Fotoğraflarınız harika.
Teşekkürler