İsveç ve Filmin İkinci Yarısı 10 - Noel’in, çamı da, babası da ithal!


Ortaçağda 13 Aralık, o zamanki takvime göre yılın en uzun gecesiymiş. Karanlıkları aydınlatmak istermişçesine başında ışıklı taç taşıyan, beyazlar giymiş bir genç kızın temsil ettiği Lucia geleneği, XVII.yüzyılda Almanya’da başlamış ve gelen göçmenler sayesinde İsveç kültürüne uyarlanmış. Bu günü, Protestanların yanı sıra, Katolik Kilisesi de kutluyor. Ancak, adını Sicilyalı kutsal Lucia’dan alan Katolik “Lucia günü” ile, İsveçlilerin “Lucia günü” arasında isim benzerliğinden başka bir bağlantı yokmuş!


Coşkuyla kutlanan Lucia Bayramı da göçmenler sayesinde İsveç kültürüne uyarlanmış ithal geleneklerden!..


13 Aralık günü, tüm İsveç’in okul, hastane ve işyerlerinde kutlanan Lucia Bayramı, İsveç’in son derece önemli geleneklerinden. Saçlarında ışıklı mumlar olan, bembeyaz elbiseli, melek görünüşlü genç kızlar, sabahın erken saatlerinde, yaşlılar evinde, ya da otelde odanızdan içeri süzülüverirler. Bu gelenekten habersiz, otel odasında yatan turistler arasında, sabaha karşı odadan içeri giriveren bembeyaz elbiseli kızları görünce uyku mahmurluğuyla “acaba öldüm de cennete mi geldim?” diye düşünenler olmuştur mutlaka! Kızlı, oğlanlı grup Lucia şarkıları söyler, insanlara safranlı kurabiye ve kahve ikram eder sonra da yavaş yavaş diğer odalara doğru yönelirler. 

1800’lü yılların sonundan beri İsveç evlerinde Noel nedeniyle çam ağacı süslenmeye başlamış. Çam ağacı geleneğini Almanlardan alan İsveçliler, Noel Baba geleneğini de İngilizlerin Santa Claus’undan ve Almanların Nikolaus’undan devşirmişler. Hemen her İsveçli ailenin Noel sofrasında “olmazsa olmaz!” yemekler vardır. Hani neredeyse, “masada, ringa balığı, Noel jambonu, köfte ve zencefilli kurabiye olmaksızın Noel kutlanmaz!” diye bir kuraldan bile söz edilebilir İsveç’te!

Noel Yortusu’ndan önceki dört hafta İsa’nın doğumunun kutlandığı 25 Aralık’ı beklemekle geçer. Çocukların yirmi dört delikli birer takvimleri vardır. Noel’e kadar her gün birini açarlar. Ev ve işyerlerinde de, camların önüne, bu dört haftayı ifade eden dört mumlu lambalar asıp Noel’e kadar her pazar birini yakarlar...


Yaz-ortası Bayramı’nda hazin son!

Lucia ve Noel kadar önemli olan Yaz-ortası Bayramı’nda, İsveçliler çoluk çocuk, çiçeklerle süslenmiş bir direğin çevresinde dans eder ve kütük gibi sarhoş oluncaya dek içerler. Sonra da kavgalar başlar tabii! Mutsuz ve yalnız olanlar arasındaki intihar grafiği, özellikle bu bayramda ciddi şekilde yükselir. Herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bu tür bayram günlerinde, kendini yapayalnız ve mutsuz hisseden insanlardan kimileri yaşamına son verir!




Yaz-ortası Bayramı’nın en şenlikli kutlandığı yer olan Dalarna, halkının inatçılığı ve yüksek vergiler koyan acımasız krallara karşı yaptıkları isyanlarla tanınmış. Öyküye göre, İsveç’i yöneten Danimarkalı kraldan kurtulmak isteyen İsveç asillerinden Gustav Vasa, özgürlüklerine kavuşmak için Dalarnalı erkeklerden yardım istemiş. Ancak, kimse ona yardıma yanaşmamış! Bunun üzerine Vasa, kırık dökük kayaklarla günlerce kayarak güç belâ Norveç’e sığınmayı başarmış!  Dalarnalı erkeklerse sonradan pişman olup onun peşi sıra gelmişler!

1521’de yaşanan bu olayın anısına, 1922 yılından bu yana her yıl mart ayında düzenlenen Vasa Kayak Yarışması’na, dünyanın dört bir yanından, yaklaşık 12 bin kayakçı katılıyor ve bunlar seksen beş kilometrelik parkuru tamamlamaya çalışıyorlar. Doğaya ve spora bağlılıkları, neredeyse dini inançlarından bile önde gelen İsveçliler, kışın uzunca bir süre kayakla oyalandıktan sonra, yazın da boş durmamak için, yine yaklaşık 12 bin kişinin katıldığı Stokholm Maratonu’na çevirirler gözlerini! Bu maratonlara, göğsünde partisinin amblemi olan politikacılardan tutun da üst düzey şirket yöneticilerine kadar her yaştan ve her kesimden insanlar katılır!...


Kayaklı isyan, dört asır sonra, 12 bin kişinin katıldığı Vasa Kayak Yarışması’nın esin kaynağı olur!



Kasket ve geyik turizmi!

Bir de sadece üniversitelilerin katıldığı şenlikler düzenlenir İsveç’te. Her yıl 30 Nisan günü, özellikle üniversite kenti Uppsala’da, baharın gelişini kutlamak üzere öğrenciler, kütüphanede toplaşıp kışlık koyu renk öğrenci kasketlerini yazlık beyazlarıyla değiştiriverirler. Ancak bu arada, olan kasketin akından da karasından da  bihaber zavallı ringa balıklarına olur. Çünkü, bu şenliklerde ringa balığı yemek hani neredeyse olmazsa olmaz koşuldur!


Öğrenci kasketinin akıydı, karasıydı derken, olan ringa balıklarına oluyor!


Mayıs ortalarındaysa, üniversite öğrencileri orkestra festivalleri düzenlerler. Bir yıl Linköping’de, öteki yıl Uppsala’da olmak üzere, kıyafetlerinin tamamı madalya ve nişanlarla dolu, onlarca öğrenci orkestrası, kent meydanlarında ve üniversitelerde konserler verir.

Otomobilden hoşlanan gençler için dünyanın en büyük buluşma merkezlerinden biri de İsveç’tir. Temmuz’un ortasında düzenlenen bu fuarlara, Hollanda, Belçika ve Kuzey Ülkeleri’nden gelen eski model Amerikan arabaları katılır. “Peynir, ekmek ve yırtık pırtık kot pantolonlarla yetinerek artırdıkları paraları bu pahalı arabalara yatırdıklarını” söylüyor katılımcılar.

İsveç’te düzenlenen “organize geyik avları” da uluslararası üne sahip! Dünyanın çeşitli ülkelerinden gruplar, sırf geyik avlamak için İsveç’e geliyorlar. Avcıların dört yüz kiloluk koca boynuzlu geyikleri taşımak için özel motorlu araçları bile var. Avlanılan geyiklerinse etinin yarısı toprak sahibine veriliyor, gerisini de avcılar aralarında paylaşıyorlar!.. 


Bir sonbahar av sezonunda vurulan geyik sayısı 150 bin civarında... Geyik etininse yarısı toprak sahibine, yarısı avcılara!



Beşikten mezara eğitim!

İsveç hükümetleri, sosyal demokratların iktidara geldiği 1930’lardan itibaren toplumun bilinçlendirilmesine büyük önem vermiş! O gün, bugündür insanlara bir şeyler öğretebilmek için devletinden belediyesine, partisinden sendika ve dini kuruluşlarına varıncaya dek tüm toplum tam bir seferberlik halinde!  Bu eğitim seferberliği, artık o raddeye varmış ki örneğin, sabah kahvaltısında, masanızdaki süt ya da yoğurt kutusunda bile tarih, eğitim ya da kültürle ilgili bilgilerle karşılaşabiliyorsunuz!

Ancak, bu bilinçlendirme çabaları bazen öyle boyutlara varıyor ki, İsveçlilerin bile zaman zaman şimşeklerini üzerine çekiyor. Örneğin, bir ara, Sağlık ve Sosyal İşler Genel Müdürlüğü’nün giriştiği “eğer sağlığınızı düşünüyorsanız günde mutlaka 6-8 dilim ekmek yiyin!” biçimindeki dev reklam kampanyalarıyla insanlar çok alay etmişti! Gerçi, alay ederler etmesine ama, benim tanıdığım kadarıyla İsveçliler “gün olur lazım olur!” deyip bu öğüdü de akıllarının bir köşesinde tutarlar muhakkak!

Basın özgürlüğünü kabul eden ilk ülke olan İsveç’te, dünyanın en çok okuyan insanları yaşar. Gazete satın almada dünya şampiyonu, kâğıt tüketiminde yılda kişi başına kırk kiloyla ikinci, kitap okumada da dünya üçüncüsü olan İsveç’te neredeyse saatte bir kitap yayımlanıyor!

Nüfusu son derece mütevazı olmasına karşın, İsveç’te inanılmaz sayıda kütüphane var! İsveçliler kültürden herkesin eşit olarak yararlanmasını sağlamak için bol bol da “kitap otobüsü” yani gezici kütüphane oluşturmuşlar. İsveç’te kültür alanında yapılan harcamaların aslan payını da kütüphaneler alıyor. Bütçeden, kültüre ayrılan miktarın yaklaşık dörtte biri kütüphanelere akıyor.

Özellikle Uppsala Üniversitesi’nin kütüphanesi araştırmacılar için tam bir altın madeni! Bu kütüphanenin kitap dolu raflarının uzunluğu yüz kilometreden fazla! Belediyelere ait halk kütüphanelerindeki milyonlarca kitabın her biri, yılda ortalama iki kez ödünç alınıyormuş. Kütüphanelerden ödünç alınan her kitap karşılığında kitabın yazarına da belli bir ücret ödeniyor İsveç’te! Devlet yardımı alan Yazarlar Fonu, üyelerine çeşitli süreler için çalışma ve seyahat bursları veriyor. Bunun dışında her yıl İsveç’in iki yüz seçkin sanatçısına da kazançları yetersizse, maddi yardım yapılıyor. Televizyon ya da radyoda konuşma yapan sanatçılara ise yüksek ücretler ödeniyor İsveç’te.

İsveç kütüphanelerinden ödünç alınabilen, sadece kitap da değildir. Tıpkı kitap alır gibi, odanıza asmak üzere yağlıboya ve suluboya orijinal tabloları bile üç aylığına ödünç alabiliyorsunuz birçok kütüphaneden. Böylece de tek kuruş ödemeden evinizdeki tabloları üç ayda bir değiştirmiş oluyorsunuz!..

Bizde ise, kitabın, yazının pek sempatik görülmemesinin uzunca bir tarihi olsa gerek! Otuz üç yıl süren II.Abdülhamit’in İstibdat Dönemi’nde bakın hangi sözcüklerin kullanımı yasakmış: “Hürriyet, müsavat, vatan, cumhuriyet, Kanuni Esasi, mebus, Ayan azası, beynelmilel, veliaht, istibdat, inkılâp, Girit, Kıbrıs, Bosna, Hersek, Makedonya, grev, suikast, ihtilal, dinamo, dinamit, infilâk, kargaşa, bomba, Kemal Bey, Mithat Paşa, yıldız, büyük burun (Abdülhamit’in burnu büyük olduğundan), Tahta kurusu (olur a, ‘tahtı kurusun’ diye okunur diye), örneğin, AH=0 gibi kimya formülleri (neme lazım, ‘Abdülhamit eşittir sıfır’ diye okunmasın diye)”.

Dünyanın pek çok ülkesinde, “bu kitabı yasaklasak da mı saklasak, yoksa yasaklamasak da mı saklasak” diye papatya falı açıladursun, sadece Stokholm’deki Türkçe kitapların sayısı, on binlerle ifade ediliyor. Benim oturduğum bölgede kütüphaneciler kimi Türkçe dergilerin adını ezbere bilirlerdi. Dergiyi verirken, kapağı şöyle bir göz ucuyla inceleyip “amma da okunuyor bu dergi!” derlerdi. Kapaktaki görüntüler, onların “Müslüman ülke” diye düşünüp gözlerinin önüne getirdikleri “fesli erkekler, çarşaflı kadınlar” imajıyla taban tabana zıt olsa gerek ki, çok kez şaşkın şaşkın bakarlardı resimlere...


Dudakların “hayır, hayır!” diyor ama, ya gözlerin!

İsveç’te okur-yazar olmayan yok! Bu sorun İsveç Kilisesi’nin çabalarıyla çözümlenmiş. Hem de tam beş asır önce! Okullar her düzeyde parasız. Yedi yaşından büyük her dört İsveçliden biri “okumanın yaşı yoktur!” dercesine şu veya bu düzeyde bir okula gidiyor.

İsveç’te, kayıtlı dernek üyesi sayısı inanılmaz rakamlara ulaşmış durumda! Örgütlenme özgürlüğünün dur, durak tanımadığı bu ülkede kişi başına ortalama dört dernek üyeliği düşüyordu uzun yıllar önce bile! Sadece göçmen derneklerinin sayısı binin üzerinde; bu derneklerin bir araya gelip oluşturduğu onlarca göçmen federasyonu var. Kuzey Ülkeleri Çingene Konseyi’nden tutun da Hırvat Federasyonu’na kadar hemen her halk grubu, çeşitli biçimlerde dernekleşmiş durumda.

Göçmenlerin sosyal ve kültürel sorunlarıyla ilgilenmek üzere kurulmuş olan bu derneklere, İsveç devleti, üye sayısı oranında önemli maddi yardımlar yapıyor. Dernek ve federasyonların kendi üyelerine yönelik çıkardığı dergiler de devlet tarafından finanse ediliyor. Bunların dışında, devlete bağlı bir vakıf tarafından çıkarılan “Göçmen gazetesi” de pek çok dilde basılıyor.

Kurslar ülkesi İsveç’te politik partiler, sendikalar, dini kuruluşlar, oluşturdukları eğitim birimleri vasıtasıyla çok düşük ücretlerle kurslar düzenliyorlar. Her yıl, hani neredeyse her üç İsveçliden biri yetişkinler için açılan ve devletten ciddi ekonomik yardımlar alan bu kurslara devam ediyor. 

Bellek güçlendirme” kurslarından tutun da özellikle, “yalnız yaşayan erkeklere yönelik yemek pişirme” kurslarına kadar yüzlerce çeşit kurs var bu eğitim birimlerinde! Soyunu, sopunu merak edenler “soy ağacını çıkarma kursu”na giderken, kimileri de “Berlin’i tanıma kursu”na yazılıverir.

Kimi, iş çıkışı gittiği “şarap tatma kursu”nda damak tadının bilincine varma uğraşına girerken, kimi de günlük yaşantıda karşılaşılan sorunların çözümünde gerekli olabilecek hukuk bilgilerini edinmek için “gündelik hukuk” kurslarına katılıp boşanmadan mirasa, kira sözleşmesinden evli çiftlerle, evli olmaksızın birlikte yaşayan çiftler arasındaki hukuksal farklılıklara kadar pek çok karmaşık konuyu hayli basite indirgenmiş şekliyle öğrenir.

Ya, şu kursa ne demeli? Kursun adı “dudakların hayır, hayır diyor ama ya gözlerin?..” olarak belirlenmiş. Karşı cinsle ilişki kurmakta zorlukları olanlar için düzenlenmiş bir kurs bu! Kursta, “karşı cinsin yolladığı sinyalleri nasıl algılarız, nasıl yeni ilişkiler kurarız?”  konuları işleniyor. Kursa katılanların birbirleriyle konuşurken kullandıkları jestleri filme alıp kendilerine gösteriyorlar. Sonra da kursun hocası tek tek her öğrencinin karşı cinsle konuşurken yaptığı hataları gösterip uyarılarda bulunuyor.

Tabii bu arada,  İsveç’in ünlü “sevimlilik kursları”nı da unutmamak gerek! Bu kurslara kütüphane memurlarından, büyük mağazalardaki satış elemanlarına kadar çeşitli mesleklerden insanlar gönderiliyor. Bu denli değişik işlerle uğraşanların ortak özelliği, hepsinin şu veya bu ölçüde hizmet sektöründe çalışmaları!..


Köpek niye kursa gitmesin ki!

Kurs cenneti İsveç’te bir de “köpek terbiyesi” kursları vardır. Bu kursta da köpeğe, sahibinin komutlarına nasıl uyacağı öğretilir. Köpek terbiyesi kurslarına istek müthiş, çünkü, kayıtlı köpek sayısı yarım milyonu bulmuş. Dolayısıyla da, son derece gelişkin bir köpek maması endüstrisinden rahatlıkla söz etmek olası bu ülkede.

Köpekler İsveç’te ailenin bir bireyi gibi görülür neredeyse! Evde, yaşamın biraz da köpeğin gereksinimlerine göre düzenlendiğini söylemek hiç de abartı sayılmasa gerek! Akşamları, sokakta, köpeklerinin peşinde dolaşıp onlar ortalığı kirlettikçe yanlarında taşıdıkları özel naylon torbalarla köpeklerinin pisliğini toplayıp en yakındaki, köpek pislikleri için özel yapılmış çöp kutularına atan köpek sahipleriyle karşılaşmak gayet doğaldır köpeksever İsveç’te. Ya da bisiklete atlayıp köpeğine gece gezmesi yaptıranlara rastlarsınız sıkça. Köpeklerle ilgili yasalar da hayli sert ve detaylı doğrusu! Kolaysa, köpeğinizi alıp mart başından ağustos ortalarına denk düşen tarihler arasında, dağda bayırda tasmasız dolaştırın!..

Kurslar ülkesi İsveç’te sıkça rastlanan Halk Yüksekokulları, İskandinav ülkelerine özgü bir eğitim sisteminin adı. Az eğitim görmüş kişilere, yaşlılara, göçmenlere yönelik olan bu okulların süresi iki günden birkaç yıla kadar değişiyor. İsveç’te ilk halk yüksekokulu 1868’de kurulduğuna göre asırlık bir deney birikimi var İsveçlilerin bu konuda. Yalnızca İsveç’teki sayıları yüz küsura ulaşan bu okulları, dinsel kuruluşlar, sendikalar, kooperatifler, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları yönlendiriyor. Bu okullar kentlere uzak ve genellikle de yatılı...


Dayak yiyen çocuk, öz ana-babasından alınıyor!

1957’den bu yana, İsveç okullarında çocuk dövmek kesin olarak yasaklanmış! 1979 yılından beri de çocuğun evde dövülmesi, korkutulup tehdit edilmesi, bir yere kilitlenmesi, ya da gülünç duruma düşürülmesi men edilmiş. Ancak alınan tüm önlemlere karşın İsveç’te de çocuklar nadiren de olsa dövülebiliyor. Çocuklarını döven ailelerin ve karılarını döven kocaların ortalaması ne yazık ki göçmenler arasında İsveç ortalamasının çok üzerinde!




Dayak üzerine sayısız atasözü olan kültürlerden gelenler için İsveç’in çocuk terbiyesi ile ilgili kurallarına uyum sağlamak kimi kez hayli zor olabiliyor. Aslında kural gayet basit: “Ana-babaları da dahil olmak üzere, hiç kimse, hiçbir koşul altında çocukları dövemez!”. Ne olursa olsun, yani isterse çocuk evde yangın çıkarsın, isterse televizyonun ekranını baltasıyla parçalasın, isterse babasına “aptal” desin, hiç ama hiç fark etmiyor! Kural belli: “Hiçbir koşul altında çocuklar dövülemez!”.

Ben hiç rastlamadım ama, çok çaresiz kalan ana-babalar bazen çocuğun poposuna hafifçe vuruyorlarmış, ya da sert biçimde sarsıyorlarmış çocuğu. Evde çocuklar dövülüyorsa, öncelikle komşular, öğretmenler, akrabalar hemencecik polise ve Sosyal Büro’ya şikâyet ediyorlar. İlk önlem olarak ana-baba ciddi biçimde uyarılıyor. Uyarının yararı görülmezse, dayak yiyen çocuk, öz ana-babasından alınıyor ve genellikle çocuksuz bir ailenin yanına evlatlık olarak veriliyor. Bundan sonra da ana-babanın kendi çocuklarını görmeleri kesinlikle engelleniyor...

İsveç’te toplumsal yaşam sanki çocuklar etrafında şekilleniyor! Bir site inşa edileceği zaman bile ilk düşünülenlerden biri çocukların oyun parkları. Kreşler ve anaokullarında, bir öğretmene düşen çocuk sayısı üçü, dördü geçmiyor bu çocuk cennetinde. Her yıl bütçeden önemli bir miktar, çocuklu ailelere kira yardımı, çocuk yardımı, vergi indirimi, maaşlı annelik izni, ya da çocuk bakımı izni gibi masraflara ayrılıyor.

Sırf çocuk arabaları için merdivenlerin kenarına özel raylar konuyor. Böylece çocuk arabasını süren anne zorlanmadan ve kimseye muhtaç olmadan merdivenleri inip çıkabiliyor. İstasyonlarda, çarşılarda kısacası tüm genel yerlerdeki tuvaletlerde, çocuğun altının değiştirilebildiği çocuk bakım odalarına da mutlaka yer veriliyor.

Ayrıca, İsveç’te insanlar çocuklarla konuşurken inanılmayacak kadar ciddi. Çocukların soruları, sanki yetişkin insanlarmışçasına büyük bir ciddiyetle yanıtlanıyor. Öyle ki, evde de, okulda da çocuklar, toplumsal sorunlar, dünyadaki dengesizlik, atom savaşı tehlikesi gibi, kimi toplumlarda yetişkinlerin bile ilgilenmediği konularda aydınlatılabiliyor! Ancak, zaman zaman kimi İsveçliler, işin aşırıya kaçtığından, çocukların dünyanın her türlü felâketini duya duya çocukluklarını yaşayamayıp “minik birer ciddi insan”  haline geldiklerinden dem vururlar.


Evlat edineyim derken katil olan Türk!

İsveç’te, çocukların haklarıyla ilgili sert ve tavizsiz uygulamalar, 1988 yılında bir Türkün çocuk sorunlarıyla ilgilenen bir İsveçli Sosyal Büro asistanını öldürmesi, üç kişiyi de yaralaması sonucu yeniden tartışılmaya başladı. Bu olaydan sonra tüm ülkede Sosyal Büro çalışanları, can güvenliklerinin olmadığını belirtip benzeri olayların engellenebilmesi için yeni güvenlik önlemleri alınması isteğiyle ayaklandılar! 

Yunanistan’da başlayıp altı kurşunla İsveç’te noktalanan, küçük Mustafa’nın bir Türk ve onun Norveçli karısı tarafından evlat edinilmesi olayı, tam dört yıllık bir serüven! Önceki evliliğinden üç çocuğu olan Norveçli hanım kendi isteğiyle kısırlaştırılmış. Bu nedenle de çiftin çocuklarının olması mümkün olamıyor!

Çocukları olmayan çift, Yunanistan’da bir Türk ailenin oğlu olan üç aylık küçük Mustafa’yı evlat edinmiş. Ancak çocuğu İsveç’te nüfusa kaydettirmek isteyince işler karışmış. Çünkü, Türk babanın çeşitli suçlardan sabıkası bulunmaktadır. Adam dövmek, sahtekârlık ve uyuşturucu ticaretinden, İsveç içinde ve dışında mahkûm olmuştur.

Sosyal Büro da küçük Mustafa’nın bu tür geçmişi olan bir aileye evlatlık olarak verilmesine karşı çıkmaktadır. Bu tür durumlarda, sanıkların gerçek isimleri, gelenek olarak gazetelere yazılmadığından, basının Osman diye isim taktığı Türk baba, kendisinde kalması kabul edilmeyen küçük Mustafa’yı yetkililere teslim etmemekte direnir! Buna karşın, yetkililer çocuğu Osman’dan alıp götürür, böylece de çatışmanın ilk raundu için gong çalmış olur.

İsveç ve Yunanistan arasında gidip gelmeler, çekilen teleksler, banka borçlarının faizleri gibi masraflar büyük rakamlara ulaşmaya başlayınca Osman çareyi eski mesleğine dönmekte bulur ve sonuçta da Hollanda sınırında iki kiloya yakın esrarla yakalanır. Bir buçuk yıl Alman hapishanesinde kaldıktan sonra İsveç’e geri dönen Osman, yokluğunda küçük Mustafa’nın bir İsveçli aile tarafından çoktan evlat edinildiğini ve bu durumun da İsveçli ve Yunanlı mahkemelerce onaylanmış olduğunu öğrenir.

Osman, son bir kez daha, şansını denemeye karar verir. Valiliğe gider ve küçük Mustafa’yı geri ister ama konuyla ilgili görevliyi ikna edemez. Bunun üzerine tabancasını ateşler, görevli İsveçli kadın da boynundan vurulup ölür. Daha sonra iki kişiyi daha yaralayan Osman, vilayet binasından çıkıp Sosyal Büro’ya gider ve orada da yanında getirdiği patlayıcıları ateşler.

Bütün bunlardan sonra evine gelen Osman, Norveçli karısına bir kahve yapmasını söyler. Az sonra kapı çalınır. Gelen polistir! Onlara da ateşle karşılık verir Osman. Ev yaklaşık yüz polis tarafından sarılır. Osman, evlat edindiği Mustafa’nın evlerine getirilmesini, aksi takdirde elindeki yüz elli kilo dinamitle bütün binayı havaya uçuracağını söyler! Radyo, televizyon, basın mahalleye doluşmuştur...

Hadise daha da dramatikleşmeden, Osman sonunda teslim olur. Mahkemede, “Ben suçsuzum, kurumlar suçludur”, “Katil olan, ben değil bana sürekli ‘Hayır!’ diyen kurumlardır” şeklinde kendini savunan Osman’ın mahkemede giydiği tişörtün üzerinde “İsveç harikadır!” yazısı ve küçük Mustafa’nın resmi basılıdır!

Bu olaydan sonra İsveç’teki Türkçe yayın yapan radyoda bazı Türk vatandaşlarına konuyla ilgili olarak ne düşündükleri soruldu. “Sabıkalılar çocuk sahibi olamaz diye bir kural mı var?” diyenler oldu. Kimisi “İnsanların, üstüne üstüne gidilirse böyle olur işte!” dedi. Bir diğeri de “Ben olsam daha kötü şeyler yapardım!” deyip çıktı işin içinden...


Karnesiz okul, ücretsiz kitap, sigortalı öğrenci!

1960’lı yılların sonlarında tüm dünyada esen radikal rüzgârlardan İsveç okul sistemi de etkilenmiş ve ciddi değişiklikler geçirmiş. İsveç okullarında öğretmenler ve öğrenciler birbirlerine ya “sen” diye, ya da adlarıyla sesleniyorlar. Koşullar ne olursa olsun, öğretmenlerin de, ana-babaların da çocukları dövmeleri kesinlikle yasaklanmış! Okulda, bazı kararları öğretmen ve öğrenciler birlikte alıyor. İsveç’te ilkokulun süresi dokuz yıl. İlkokulu bitirenlerin ezici çoğunluğu en az iki yıl daha öğrenimlerini sürdürüyorlar.

Dokuz yıllık temel okulda ve lisede kullanılan kitap ve diğer eğitim araçlarını, belediyeler ücretsiz olarak sağlıyor. Bu malzemelerin bir kısmı öğrencilerin kendi malı oluyor, bir kısmı da sene sonunda okula iade ediliyor.




Öğrencilere okulda verilen öğle yemeği belediyelerin çok büyük çoğunluğunda ücretsiz. Dinsel nedenlerle belirli bir yemeği yiyemeyen öğrenciler için okul, alternatif yemek çıkarıyor. Okul çağındaki tüm çocuklar belediyeler tarafından çocuk felci ve kazalara karşı sigorta ediliyor. Stokholm, Malmö, Göteborg gibi büyük belediyeler çocukları sadece okulda bulundukları sırada, okula gidip gelirken ve okul gezilerinde sigorta ederken bazı belediyelerin sigortaları günün her saati geçerli!

Okula uzak bir yerde oturan öğrenciler için okul taşıtı ücretsiz. Göçmenlere karşı hayli mesafeli olan Muhafazakâr Parti’nin eski lideri “Bizim çocuklarımıza okul otobüsü yollanmazken, belediye göçmen çocuklarını okula taksiyle götürüyor!” diye sızlanmıştı. Ancak, kendi partisinin gençlik örgütü bile liderlerinin demeci ile ilgili olarak “O, ne dediğini bilmiyor!” biçiminde yorumlarda bulundular.

Esasında, meselenin İsveçli ya da göçmen olmakla uzaktan yakından bir ilgisi yok, çünkü İsveç’te göçmen statüsü kazanan her yabancı, parlamento seçimlerine katılma, anonim şirket kurma gibi birkaç konu dışında, yasalara göre İsveçlilerle hemen hemen aynı haklara sahip! Okul taşıtı ile ilgili olarak göz önüne alınan tek kriter, öğrencinin İsveçli mi, göçmen mi olduğu değil, okula ne kadar uzak ya da yakın oturduğu!

Evle okul arası iki kilometreden uzaksa belediye, küçük öğrencileri evlerinden okul otobüsüyle aldırıyor. Eğer söz konusu olan tek bir çocuksa, o zaman koca otobüs yerine taksi kullanılıyor. Belediyenin bir göçmen çocuğunu taksiyle okula getirmesi karşısında feveran eden Muhafazakâr Parti liderinin anlayamadığı da işte tam bu nokta!..


Ne dayak, ne ceza, ne de not korkusu!

İsveç eğitim sistemi, “otoriter okula hayır!” diyerek, seçimini “demokratik okul”dan yana yapmış. Okullarda, cezalandırmaya değil, özendirmeye ve ikna etmeye öncelik verilmiş. Disiplin uygulaması da son derece yumuşak. İsveç sınıflarında, sınıf başkanı yok, geç geldiğinde ya da yapılmaması gereken bir şey yaptığında dayak yemek, arkadaşlarının içinde azarlanmak, sınıfın köşesinde tek ayak üstünde cezaya durmak yok! Çocuklardan ders sırasında çıt çıkarmadan uslu uslu oturmaları da beklenmiyor! Çocuklar her türlü korkuya yabancı. Çünkü, ne dayak, ne azarlanma ne de not korkusu var İsveç okulunda!

Uzun saçlarını at kuyruğu yapmış ve kulağı küpeli erkek öğretmenlere de rastlanan İsveç okullarında hiçbir düzeyde saç ya da kıyafet zorunluluğu yok! Zaten, orduda ve hatta tören kıtasında bile sapsarı saçları omuzlarına dökülen askerlere rastlanabiliyor İsveç’te! İlk zamanlar, ben, uzaktan bu uzun saçlı askerleri görünce, İsveç’te kızların da askerlik yaptığını sanmıştım! Ancak, biraz yaklaşıp da bu uzun saçlılardan bazılarının sarı sarı sakalları ya da gür bıyıkları da olduğunu görünce durumu kavrayabildim!

İsveç’te, liseden mezun olana dek, sınıfta kalmak, bütünlemeye kalmak gibi kavramlar yok! Hatta, ilk yedi yıl karne bile yok! Ne kadar başarısız olursan ol, bir üst sınıfa devam edebiliyorsun! Ancak, üniversiteye girişler, lise notlarına ve iş tecrübesine bakılarak gerçekleşiyor. Notları yeteri kadar iyi olmamasına karşın yine de üniversitede okumak isteyenler için henüz her şey yitirilmiş değil! Bu durumda olanlar, bir işe girip çalışıyorlar, böylece biraz da iş deneyimi puanı alıp şanslarını yükseltiyorlar.




İsveç’te üniversiteye bizdeki gibi korkunç bir talep de yok zaten! Çoğunluk, öğrenci kredileriyle, İsveç ölçülerine göre kıt kanaat yaşamak yerine, bir an önce işe girip para kazanmak istiyor! Üstelik İsveç’te, bir üniversite mezunu ile kalifiye bile olmayan bir işçinin maaşları arasında çok ciddi farklar da yok zaten!

Bazı aydınlar da çocuklarını çok az sayıdaki alternatif okullara yolluyor. Bu okullarda çocukların, resim, tiyatro ve müzikle uğraşmalarına, paylaşmayı öğrenip kişiliklerini geliştirmelerine ağırlık veriliyor...


Altmış küsur dilde eğitim!

Stokholm’ün göçmen-yoğun belediyelerinden Botkyrka’da nüfusun yaklaşık dörtte biri göçmendir. Sadece bu belediye bünyesindeki okullarda elli küsur dilde anadil eğitimi yapılıyor. Bu tür “anadil eğitimi” verilen dillerin sayısı ise tüm İsveç’te altmışı aşıyor. Bu sisteme göre, isteyen göçmen çocukları, haftada birkaç saat kendi anadillerinde eğitim görüyorlar. Ancak, çocukların anadil dersine gitmek için örneğin, İsveççe matematik dersinden ayrılmasının çocuğun eğitimine zarar verdiği şeklinde eleştiriler gelmişti bir dönem bu sisteme.

 “Anadil eğitimi” dışında, bir de çokça tartışılan “anadil sınıfları” denilen bir uygulama var. Bu uygulamaya göre, göçmenlerin yoğun olduğu belediyelerde en başta Fince, İspanyolca ve Türkçe olmak üzere on küsur dilde eğitim yapılan anadil sınıfları bulunuyor. Türkçe anadil sınıfına giden bir Türk öğrenci, İsveç’te yaşadığı halde sanki Türkiye’deymiş gibi, yoğun bir Türkçe eğitim görebiliyor. Bir dönem İsveç’te bu tür anadil sınıflarının sayısı beş yüz küsuru bulmuştu. Göçmenlerden oluşan anadil öğretmenlerinin sayısı ise on bini aşmıştı.

Ancak, anadil eğitimi son yıllarda bizzat göçmenler tarafından sert eleştirilere uğradı. Veliler, çocuklarını anadil sınıfları yerine tamamen İsveççe eğitim yapılan sınıflara yollamayı tercih eder oldular. Bizde, “Hocanın yaptığını değil, dediğini yap” derler gerçi ama, yıllarca hocanın dediğini yapıp çocuklarını anadil sınıflarına gönderenler bir de hocanın ne yaptığına bakmışlar. O da nesi? Türkçe anadil öğretmenlerinin hemen hepsi kendi çocuklarını Türk sınıflarına değil İsveç sınıflarına yollamaktalar!

Veliler de bakmışlar ki atasözleriyle bu işler yürümüyor, hocanın dediğini değil, yaptığını yaparak çocuklarını İsveç sınıflarına yollamaya başlamışlar. Velilerin bir kısmı anadil eğitiminden geçen çocukların iyi yetişmediklerini, sonuçta da okul bittiğinde liseye ya da üniversiteye devam edemediklerini iddia etmekteler. Velilerde beliren bu yeni eğilime karşı çıkan bazı anadil öğretmenleriyse İsveççe’yi yeterince bilmeyen çocukların İsveç sınıflarında pek bir şey öğrenemeyeceğini söylemekteler. Öte yandan, yetersiz malzemeler, aynı gün birkaç okul arasında koşuşturmak zorunda kalmak gibi sorunlarla da karşı karşıya anadil öğretmenleri.

Tüm bu toz dumana karşın, şurası açık seçik görülüyor ki, göçmen çocukların eğitimi son derece yetersiz. Dokuz yıllık zorunlu temel okuldan sonra liseye ve üniversiteye devam eden göçmen çocukların sayısı inanılmayacak kadar az. Rakamların çok açık bir şekilde dile getirdiği gerçek, çocukların, ne ailelerinden, ne de okuldan yeterli desteği alabildiği biçiminde! Türk öğretmenlerin anlattıklarından ortaya çıkan tablo, Türk çocuklarının büyük bölümünün filmkolik olma derecesinde video seyrettiği yönünde.

Kendi dillerinde okuma yazma bilmeyen yetişkin göçmenler içinse belediyeler çeşitli kurslar düzenliyor İsveç’te. Cumartesi günleri göçmenler için yapılan Mosaik adlı televizyon programlarından birinde seyretmiştim. İsveç’te uzun yıllar yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönen yaşlı bir teyze, Türkçe okuma yazmayı İsveç’te öğrendiğini anlatmış, ilginç şivesiyle de “İçveçlilerin” kendisini her gün okula götürüp getirdiklerini söylemişti...


İsveç’in titiz Çingeneleri

İsveç okullarında eğitimi yapılan altmış küsur anadilden biri de Çingene dilidir. Dolayısıyla, tarih boyunca çeşitli katliamlara uğrayan, günümüzde bile yaşadıkları kimi ülkelerde itilip kakılan Çingeneler, İsveç’te diğer işler yanı sıra, anadil öğretmenliği yapıp Çingene çocuklarına Romanes denilen anadillerini öğretebiliyorlar.

Stokholm’de Sosyal Büro’da çalışan ve on yedi yıldır Çingene kültürünü incelediği halde bu kültürün henüz çok küçük bir bölümüne vâkıf olduğunu söyleyen bir “Çingene uzmanı” bana hayli ilginç şeyler anlattı Çingeneler hakkında...

Çingene uzmanının anlattıklarına göre, belirli bir ülkeleri bulunmamasına karşın, içinde yaşadıkları toplumlar içinde erimeyen iki halktan biri olan Çingeneler bin yıl önce Hindistan’dan yola çıkmışlar ve tarihleri boyunca büyük katliamlara uğramışlar. Sadece Alman esir kamplarında Naziler tarafından öldürülen Çingenelerin sayısı yarım milyondan fazla imiş.

İsveç’te ise, 1637 yılındaki Çingene Yasası’na göre tüm Çingeneler ülkeden sürülecek, belli bir tarihten sonra yakalananlar ise öldürülecekmiş! İşte bu ölüm tehdidiyle, o dönem, çok sayıda Çingene İsveç’ten Finlandiya’ya sürülmüş. 1914’te başlayan kırk yıllık dönem boyunca yasalar Çingenelerin İsveç’e girişini yasaklamış.

Çingeneler arasında başkalarının emrinde çalışmak geleneksel olarak benimsenmiyor. Bu insanlar eskiden özellikle Finlandiya’da at ticaretiyle uğraşırlarmış, şimdilerdeyse otomobil alım satımı konusunda uzmanlaşmışlar. Eğer bir Çingene otomobil alıyorsa, amacı onu daha pahalıya satmakmış. Çingene seyahate çıkmışsa amacı gezmek, tatil yapmak değil ticaret yapmakmış. Örneğin, Fransa’ya gider ucuz kumaş alıp İsveç’te satarmış.

Stokholm’de özellikle göçmenlerin yoğun olarak oturduğu Rinkeby mahallesinde siyah kadife eteklikleri, önlük ve dantelli bluzlarıyla Finli Çingene kadınlara rastlarsınız. Kocaman etekliklerini savura savura yürürler. Çingenelerin erkekleri uzun favorileri, gazetelere kadar geçen bıçaklı kavgaları ve tekel mağazalarının kapalı olduğu günlerde sattıkları karaborsa içkilerle anılırlar. Çingene kültüründe otomobil son derece önemli olduğundan erkeğin statüsünü bir anda arttırıveriyormuş.

İsveç’te, her Çingene’nin evinde, duvara asılı bir İsa resmi de muhakkak bulunurmuş ve ev halkı, bu resme sırtını dönmemeye özen gösterirmiş. Çingenelerin saygı kuralları da hayli ilginç doğrusu! Örneğin, Çingene kadınları erkeklerine sırtlarını dönemiyor. Gerçekten de her türlü toplantıda Çingene kadınları topluluğun en arkasında yer alır. Bu nedenle Rinkeby meydanında yapılan gösterileri bir köşeden toplu halde izler Çingene kadınları. Bir diğer kural da, evli bir Çingene kadının yine saygı gereği yaşlı bir Çingene kadının önünden geçememesi!

Sosyal Büro, öyle her evi de Çingenelere veremiyormuş! Çünkü, Çingene geleneklerine göre oturma odasından tuvaletin görünmemesi gerekiyormuş! Çingene uzmanına göre, Çingene evleri bal dök yala misali o denli temizmiş ki, yerde rahatlıkla yemek yenebilirmiş! Titizlik nedeniyle, Çingene kadınlarının mutfaktaki işi de bir türlü bitmek bilmezmiş. Ve hatta titizlik o raddeye varırmış ki çingene evlerinde, örneğin, yere düşen bulaşık bezi kirlenmiş sayıldığı için hemen atılırmış!

Gerçekten de Çingeneler, İsveç’te apartmanların altlarında bulunan çamaşırhanelere bir girdiler mi bir daha çıkmak bilmiyorlar. Elleri ağır değil ama kuralları bol Çingene kadınlarının! Bu temizlik kurallarına göre örneğin, iç çamaşırlar havlularla birlikte yıkanamıyor, hatta kızın çamaşırları annesininkiyle karıştırılamıyor. Bu nedenle, hayli uzun sürüyor Çingenelerin çamaşır yıkaması!..


Rengeyiği peşindeki Lapon, sınır tanımıyor!

Laponlar sadece İsveç’in değil muhtemelen tüm kuzey İskandinavya’nın ilk insanları imiş. “Kar, rengeyikleri, kutup soğuğu, çıplak ovalar ve gece yarısı güneşi ülkesi!” olarak bilinen Laponya denilen bölge, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Rusya sınırları içinde. İsveç’teki sayıları on yedi bin kadar olan Laponların geyik yetiştirmekle uğraşanlarının sayısı sadece iki bin civarında. Lapon nüfus, Norveç’te kırk bin, Finlandiya’da dört bin, Rusya’da ise bin beş yüz kadar.


“Rengeyiği sürüsü” Laponca’da “ekmek parası” anlamına geliyor!


Ancak, İsveççe, Norveççe, Fince, ya da Rusça sınır levhalarını okumakta güçlük çeken geyik sürüleri “ulusal sınır” tanımadıklarından, Laponlar sayıları üç yüz bine yaklaşan geyiklerin peşinde, o ülke senin, bu ülke benim dolaşıp duruyorlar! Dolaşırken de son derece ilginç sesler çıkararak “jojk” denilen Lapon şarkıları söylüyorlar. Esasında bu dağlık bölgede pek öyle ciddi bir sınırdan da bahsetmek oldukça zor doğrusu. Renkli bir taş, sınır görevi yapıyor! Eski zamanlarda ise Laponların işi gerçekten hayli çetinmiş. 1300’lü yıllarda Laponlar hem Danimarka’ya, hem İsveç’e, hem de Rus Çarı’na vergi ödemek zorunda kalırlarmış!

Sivrisinek sürülerinden korunmak için yazın dağlık bölgelere çekilen geyikler, kışın da kar altında kalmış yosunları yemek üzere dosdoğru ormana yollanıyorlar. Geyik, Laponların hem sembolü, hem de tek kelimeyle her şeyidir! Zaten, “rengeyiği sürüsü” Laponca’da “ekmek parası” anlamına geliyor! Onlardan başka da hiç kimse rengeyiği işiyle uğraşmıyor!

Laponlar, kültürlerini yaşatabilmek için İsveç Laponları Federasyonu’nda örgütlenmişler. Bu bölgenin yaşam biçimi, tarihi, kültürü kısacası her şeyi geyik etrafında şekillenmiş. İş artık o hale gelmiş ki, geyik Lapon’u, Lapon da geyiği çağrıştırır olmuş! Laponlar, geyikleriyle birlikte kuzeyde eksi kırk derecelerde, oldukça yalnız bir yaşam sürerler. Rengeyiği yetiştiren küçük bir bölüm dışında Laponlar arasında işsizlik ve buna bağlı olarak da alkolizm hayli yaygın.

Aynı ülke sınırları içinde yaşamalarına karşın, Laponların çocuk yuvaları bile İsveçli çocukların gittiği yuvalardan farklı! Bu yuvalardaki Lapon çocuklar bebeklerle değil, doldurulmuş rengeyikleriyle oynuyor ve çadırlar kuruyorlar. Küçücük çocuklar ellerindeki minicik kementleri sembolik geyik boynuzlarına geçirmeye çalışıyorlar! Bu farklılık da son derece doğal, çünkü, İsveçliler ve Laponlar ayrı dilleri, ayrı gelenekleri olan iki ayrı halk. Aynı ülke içinde yaşıyorlar ama kültürleri de ciddi farklılıklar gösteriyor...


Geyikler öldükçe, Lapon kültürü de ölüyor!

Laponların varı, yoğu, yaşamlarının tüm anlamı, günleri, geceleri rengeyikleri çevresinde geçiyor. Oysa, ortalama bir İsveçlinin, rengeyiği ile karşılaştığı yer, ayda, yılda bir gittiği hayvanat bahçesi olsa gerek! Lapon kültürü ise, neredeyse tamamen rengeyiklerine bağımlı! Geyikler yok oluyorsa bu, Lapon kültürü de yok oluyor anlamına geliyor.

Ve geyikler gün be gün yok olmaktadır İsveç’te! Çünkü, İsveç’in Norveç’e sattığı madenler, rengeyiklerinin bulunduğu bölgeden trenle taşınarak bu ülkeye ulaştırılıyor. Ve her yıl, Norveç’e maden taşıyan bu trenlerin  çarpması sonucu ölen rengeyiklerinin sayısı binleri buluyor. Sonuç olarak, satılan madenler, İsveç’e zenginlik, tek geçim kaynağı geyikler olan Laponlara ise yoksulluk getiriyor. Geyikler öldükçe, sadece geyik etrafında şekillenmiş olan Lapon kültürü de ölüyor!

İsveç’te, kültürlerini koruma mücadelesi veren Laponlar hakkında bir dolu küçümseyici hikâye sürülmüştür piyasaya! Kimi İsveçliler, “Amerikalıların Kızılderililere yaptıklarının benzerini, biz de uzun yıllar önce Laponlara yapmışız!” der. Evvelce, İsveç’te, “Lapon” sözcüğü  hakaret olarak kullanılırmış. Günümüzdeyse, Laponlar okullarda kendi dillerinde eğitim yapabiliyorlar, hatta Laponca konusunda profesör bile mevcut İsveç’te. Laponların kendi bayrağı da var. Lapon bayrağı, güneş ve içinde yaşadıkları doğa parçasının renklerinden oluşuyor. Bu geyiksever halkın yaşadığı bölgedeki tabelalar da hem İsveççe, hem de Laponca!..





Avrupa’nın Azınlıkları

Bir zamanlar, İsveç televizyonunda, Avrupa’nın azınlıklarını konu alan bir belgesel dizi izlemiştim. Dizide, İspanya’da yaşayan Baskların, İtalya’daki Fransızların, Yugoslavya ve Bulgaristan’daki Türklerin ve Finlandiya’daki İsveçlilerin azınlık hakları ele alınmıştı. Dizinin her bölümü başka bir ülke televizyonu tarafından çekilmiş. Hemen her ülke, başka ülkelerin azınlıklarına sempatiyle bakarken, kendi ülkesinin azınlıkları söz konusu oldu mu kaplan kesiliverdiğinden, dizinin olabildiğince gerçeği yansıtabilmesi için, her ülke ile ilgili bölümü yabancı bir televizyon ekibinin çekmesine özen gösterilmiş...

İspanya’da Baskça yayın yapan radyo istasyonları 
Diziye göre, İspanya’da yaşayan 2,5 milyon Basklının 800 bini Baskça konuşuyor. Baskların bir Bask Akademisi yanı sıra, iki radyo istasyonları ve Baskça yayımlanan gazeteleri var. Radyolardan biri sadece Baskça, diğeri ise hem İspanyolca, hem Baskça yayın yapıyor.

“İtalya’da Fransızca, ayrıcalık değil, haktır!”
Avrupa’nın en yüksek dağı Mont Blanc eteklerinde, İtalya sınırları içindeki Aosta Vadisi’nde bir Fransız azınlık yaşıyor. Otonom hükümetin bulunduğu bu bölgede, hem Fransızca, hem de İtalyanca resmi dil olarak kabul edilmiş. İtalya sınırları içinde yaşamalarına karşın, Fransız dili ve kültürünü yaşatmak için bir Fransız Enstitüsü kurmuş olan bu azınlık, “Kendi dilini ve kültürünü geliştirmek her halkın en doğal hakkı olmalıdır. Dolayısıyla, biz hakkımızı istiyoruz, ayrıcalık değil!” diyor. 

Fin Parlamentosu’nda “İsveç Halk Partisi”!
Finlandiya’daki uygulamaya göre, her belediyede oturanların anadillerinin kayıtlara geçilmesi suretiyle çoğunluğun konuştuğu dil saptanıyor ve buna göre o belediyede hangi dilin, ya da dillerin esas alınacağı belirleniyor. İsveçlilerin yoğun olduğu bazı Fin belediyelerinde yollardaki işaret levhaları hem Fince, hem de İsveççe yazılmış. Sonuç olarak, Finlandiya’da yaşayan topu topu 300 bin kişilik İsveçli nüfusun yüzde 80’inden fazlası resmi dilin hem Fince, hem de İsveççe olduğu belediyelerde yaşıyor. Kimse de onlara, “İlla da İsveççe konuşmak istiyorsanız İsveç’e gidin! Burası Finlandiya, burada Fince konuşulur!” demiyor.

Resmi dil meselesini halleden “Finlandiya İsveçlileri” işi burada noktalamayıp okul sistemine de el atmışlar. Günümüz Finlandiya’sında 32 bin İsveçli çocuğun gittiği ve eğitimin İsveççe olduğu 350 İsveç ilkokulu var. İlkokul dışında, İsveç liseleri, İsveç halk yüksekokulları, İsveç yaz üniversiteleri bile mevcut Finlandiya’da.

Resmi dil, okullar derken “Finlandiya İsveçlileri”, kiliselerde bile iki dilliliği kabul ettirmişler. Bunları duyduktan sonra, Finlandiya'nın toplam televizyon yayın saatlerinin yüzde 13’ünün de İsveççe olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı gelmiyor artık insana!

Finlandiya’da yaşayan 300 bin İsveçli, kendi siyasi partilerini de kurmayı ihmal etmemişler! Üstüne üstlük, adını da İsveç Halk Partisi koymuşlar. Bu parti öylesine sevilmiş ki, kimi Finliler de tutup liberal eğilimli bu partiye oy atar olmuşlar. Öyle marjinal bir parti de değil bu! Zaman zaman iktidar ortağı bile olabiliyor Finlandiya’daki “İsveç Halk Partisi”.

İşin en ilginci, Fin Parlamentosu’nda kendi partileriyle temsil edilme hakkına bile sahip olan İsveçliler toplam nüfusun topu topu yüzde 6’sını oluşturuyorlar!

Bulgaristan’daki Türkler, Slav imiş!
1988’de yayımlanan programa göre, Bulgaristan'da sokakta Türkçe konuşursanız 5 leva, çocuğunuzu sünnet ettirirseniz 1000 leva ödeyecek, üstüne de 5 yıl hapis yatacaksınız. Şalvarla dolaşan kadınlara alışveriş yasağı uygulandığı gibi, Türk azınlığın sahip olduğu radyolar da TRT yayınlarını izlemesinler diye ellerinden alınıyormuş o dönemde. 

Oysa, farklılığın insanlık kültürünü zenginleştirici bir faktör olduğu kabul edilmedikçe, insanlığın daha özgür, daha demokratik ve daha âdil bir dünyaya kavuşması hayli zor gibi görünüyor! Ne kadar küçük olursa olsun, unutulan, unutturulan, ölmesine izin verilen bir kültürle beraber, özgürlüğün, demokrasinin ve adaletin bir parçası da koparılıp yok oluyor. Ve dünyanın neresinde olursa olsun, en korkulması gereken de tekdüze, tek sesli, tek renkli toplum fikri olsa gerek!..











 Yazılan Yorumlar...
Erdin İVGİN
(01 Eylül 2016)
Kaleminize sağlık Murat Bey,
Bu yazı dizinizi keyifle ve şaşırarak okuyorum.
Teşekkürler.