Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Çin ::::: Çin Genel ::::: Çin: Kim Demiş Masallar Gerçek Değil Diye?        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Çin Çin Genel 12 Mart 2017 14 Temmuz 2012
22 Temmuz 2012
768 0 nevinerden 

 Çin: Kim Demiş Masallar Gerçek Değil Diye?
 (Gezi)

Bir elimde Bin Bir Gece Masalları'nın ikinci cildi, bir elimde Hasan Pekmezci Sanat Gezileri Grubu programı ile yollara düşerken, bir masal ülkesine giderek, masalların hiç de gerçek dışı öyküler olmadığını kanıtlayacağımı düşünmemiştim. Sen, yarım asrı geçmiş ömründe hiç yurt dışına çıkma, sonra birden bire kalk, soluğu Çin'de al! Pekmezci Grubu çok özel. Sanatçılar, sanatseverler, her biri doğaya ve sanata âşık, değerli insanlar. Başta Prof. Hasan Pekmezci ve sevgili eşi Şükran Pekmezci olmak üzere, yıllardır birlikte keşfe çıktıkları grupla, oldukça keyifli ve bir o kadar da öğretici olan kısa bir Çin serüveni yaşadım. Bu yolculuğa çıkma cesaretimi de zaten, sevgili arkadaşım Neriman'a ve değerli Pekmezci ailesine borçluyum. Gezi boyunca öğretici, koruyucu dostlukları ve destekleri için, kendilerine, arkadaşıma, rehberimiz Murat Özsoy'a, Abidin Lütfi Demir'e ve tüm gezi grubuna teşekkür ediyorum. Hepimize, aynı duyarlılıkla sevgi ve desteklerini gösteren Pekmezci ailesi, zarifliklerine, dönüş yolunda son noktayı koydular. Ressam Hasan Pekmezci, gruba, bir tablosunu armağan etti. Kura yolu ile de tablo sahibini buldu. Kime çıkacağından çok, bu paylaşımcı düşüncenin inceliği beni çok duygulandırdı.

PEKİN RUHU 

İstanbul'dan gece hareket edip, dokuz saatlik bir uçuştan sonra, sabah Pekin'de olmayı beklerken, kendimi öğlenden sonra yaban ellerde bulmakla şaşkınlığım başlıyor. Tüm gezi ekibi merak ve coşku içindeyiz. Havaalanındaki sıkıcı işlemleri kolaylaştırarak bizi rahatlatan değerli rehberimiz Murat Özsoy, Çinli rehberimiz Cing'le birlikte, otelimize yerleşmek üzere otobüse biner binmez, akıcı bir dille başlıyor Pekin'i anlatmaya. Pekin kuzeyin başkenti. Vatanseverlik, "Pekin ruhu"  olarak da tanımlanan bir düşünce biçimine dönüşmüş. Pekin, 16 milyonluk nüfusuyla Çin'e başkentlik yaparken, geçmişin ihtişamını sadece saraylarıyla değil, 10 bin km'lik Çin Seddi'nin erişilmez heybetiyle de dünyaya çalımını daha çok atacağa benziyor.


1960'larda yapımı başlamış olan Pekin havaalanı, 2011 Pekin Olimpiyatları'na yetiştirilmek üzere genişletilerek tamamlanmış. Geçmişte, Ming ve Çing Hanedanlarının hüküm sürdüğü Çin'in, bugünü olarak tanımlanan başkent Pekin Uzakdoğu'nun inci merkezi. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Çin'de de hızlı bir dışa açılma politikası başladığından bu yana, Pekin'de hareketli, kalabalık, yeni zenginlerin türediği, özellikle gençlerin stresli olduğu pahalı bir kent yaşamı başlamış. Gözlerimiz değişiklik beklerken, çevredeki bildik büyük binalar, aralarında değişime direnen eski evler, bakımlı büyük parklar, hele  bizim kavakları, salkım söğütleri bolca görmemiz, Çin'de olduğumuzu çok da yansıtmıyor. Pekin Olimpiyatlarından tanıdığımız göz alıcı stadyumlar, yavaş yavaş heyecanımızı dürtmeye başlayıncaya dek, Çin'de olduğumuzu, çevrede gördüğümüz Çin yazıları ve Çinlilerden anlıyoruz. Mercure Otel'e yerleştikten sonra gittiğimiz Çin lokantası, döner yemek masasına sıralanan on beş çeşit yemekleri, minik pasta tabaklarında çubuklarla yiyecek oluşumuz, "Evet, artık Çin'deyiz." dedirtiyor gönülsüzce. Oysa erken yargıya vardığımızı, ertesi gün anlayacağız.

İşte Tiananmen Meydanı'ndayız. Mao'lu yıllarda hayal bile etmediğim meydanda. Geçmişi ve geleceği bir arada barışık kılmak için midir bilinmez, dört bir yanı önemli yapılarla çevrili.  Sağında, önceki adı Devrim Müzesi olan Ulusal Müze, solunda Senato binası, ortada Mao'nun anıt mezarı. Yanılmıyorsam meydanın güneyinde de adıyla bile gizemli bir yolculuk başlatan Cennet Barışı Kapısı duruyor. Bu kapıdan, Yasak Kent'e giriyoruz. Kapıya yaklaştıkça, rehberimiz Murat Özsoy'un anlatısı heyecanımızı arttırıyor. Cennet Barışı Kapısı'nın tam ortasında, Mao'nun bir resmi yer alıyor. Bu resmi Çinli bir ressam, her yıl değişik bir pozunu yaparak yeniliyormuş. Şu anda 93 yaşında olan bu ressamdan sonrasının ne olacağı ise ayrı bir merak konusu. Çevresinin korunduğu yüksek duvarların İkinci Dünya Savaşı sırasında yıkılmış olan imparator saraylarının yer aldığı Yasak Kent, birbirine büyük kapılardan geçildiği iç içe saraylardan oluşuyor. Her sarayın ayrı bir işlevinin oluşu, imparatorun ve ailesinin yaşantılarından da bilgiler veriyor. Tüm saray, 9999,5 odadan oluşuyormuş. Kendini tanrıdan sonra en güçlü varlık olarak gören imparator, tanrının gazabından da korktuğu için, tanrıya ait olan 10.000 sayısı kadar oda yaptırmaktan sakınıyor, odanın birini tamamlatmıyor. Bu "yarım oda"nın nasıl bir yer olduğunu elbette merak ettik, ama göremedik.


Yasak Kent'in içindeki tüm yapılar, kırmızı ağırlıklı tüm renklerin kullanıldığı göz alıcı Çin motifleriyle işlenmiş. Kırmızı, gücün, mutluluğun, varlığın rengi. Ancak sarı, sadece imparatora ait olan, halktan birinde görüldüğünde cezasının ölüm olduğu, yasak renk. Sarayın önemli yerleri, ejderha başta olmak üzere, kaplumbağa, aslan, kaplan, tavus kuşu ve masallarda rastladığımız görkemli kuşların yer aldığı işlemelerle veya bu güçlü hayvanların heykelleriyle dolu. Her birinin yapıldığı bölümün ise mutlaka bir anlamı, bir açıklaması var. Şehrin içinde yaşayan hiçbir saray çalışanı dışarı çıkamadığı gibi, dışarıdan da birileri içeri giremiyormuş. Saraylar bütününün adı da bu nedenle Yasak Şehir. Güvenliğe o denli özen gösterilmiş ki, gezdiğimiz o devasa saray alanını, tabandan tünel kazılması olasılığına karşı, aşağıdan her biri beşer metre yükseklikte dört kat taban zemini ile örüldüğü bilgisini alınca, bu yapıların birer mühendislik harikası olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Yürüdüğümüz saray zemini ise renkli parke taşlarla, mermerlerle mozaik motiflerle işlenmiş. Yere mi, çevreye mi bakacağınızı şaşırıyor, eliniz fotoğraf makinesinin düğmesinde adeta afallıyorsunuz. Zaman zaman gruptan birinin, "İnanılmaz!" dediğini işitiyorsunuz.

Bunca özenli korumaya karşın, bu saraylarda ne entrikaların dönmüş olduğunu da elbette düşünüyoruz. Bu arada rehberimiz Murat Özsoy'un şu eklemesi, düşüncelerimizde yanılmadığımızı gösteriyor. Büyük bir su küpünü işaret ediyor rehberimiz bize. Çin imparatoru, bir demirci ustasına, 15 adet altından su küpü yapmasını emrederek, bunun için gerekli altının ustaya verilmesini buyuruyor. Nefsine uyan cesaretli usta, su küplerini yapıyor ama altından sadece kaplama yaparak geriye kalan altınların sahibi oluyor. Küplerin, bakırdan olduğunu ise, Japonlar Çin'i işgal ettiklerinde, onları altın sanarak taşıdıkları sırada fark ediyorlar. Geniş avluları, kalın duvarların içinde saklanmış odalarıyla sarayın son kapısına geldiğimizde, gözümüz hala arkada. Yazlık Saray'a gitmek üzere yemek molası veriyoruz.


Yaklaşık 40 hektarlık bir alana inşa edilen Yazlık Saray'ı, iki saati aşkın bir sürede hayranlıkla inceleyerek geziyoruz. Hanedanın yaz aylarında taşındığı Yazlık Saray'da 20 bin hadım hizmetkâr çalışırmış. Sarayın ortasında, yapay olduğuna inanamadığımız, kıyısı lotus bitkisiyle çevrelenmiş büyük bir göl karşılıyor bizi. Bir kıyısından karşı kıyısı zor seçiliyor.  40 hektarlık alanın üçte ikisini kaplayan bu gölü, bir imparatoriçe yaptırıyor. Göl yatağından çıkan toprağın oluşturduğu tepelere de şatolar yaptırarak göle nazır sefa sürüyor sürmesine de, ülke ekonomisini de çökertecek ölçüde bir harcama ile halkın nefretini kazanıyor. Olsun, saltanat bu ya! Bize de iktidar hırsının sınır tanımaz iştahının nelere kadir olduğuna şahit olmak kalıyor. Gölün kıyısında, 14 bin resimle bezenmiş, Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başarmış 728 metre boyunca uzanan bir resim galerisi ile karşılaşıyoruz. Sonuna dek gezip, balkona benzeyen açık galerinin tırabzanlarında oturarak dinleniyor, şarkılar söylüyoruz. Diğer turistlere ve ev sahibi Çinlilere de hoş anlar yaşatıyoruz. Gölde kısa bir tekne turu yaparak Yazlık Saray'a veda ediyoruz.Günümüzü, akşam yemeğinden sonra gittiğimiz Kung Fu gösterisi ile tamamlıyoruz. Filmini izlediğimiz Kung Fu'yu, renk, ışık ve müzik cümbüşü içinde sahnede izlemek ayrı keyif veriyor.


ÇİN SEDDİ 

Bugün, Çinlilerin "Et ve Kemik Seddi" olarak adlandırdığı Çin Seddi'ndeyiz. Tırmanacağımız bölümüne daha varmadan, yüksek tepelerin aralıklarında, seddin kesitlerini gördükçe, "Nasıl olur?" sorularına, "Bal gibi de olmuş." demek zorunda kalıyoruz. İnşası M.Ö. 5. yy'da başlayan bu surların yapımını, her değişen imparator devam ettirmiş. Yasak Kent'in yüz katı büyüklüğündeki bu projeyi tasarlayan insanların,  sistemlerini değiştirmediklerini, aynı disiplin içinde savunmayı sürdürdüklerini anlıyoruz. Ancak, 1400 yıl öncesinde 7 ayrı krallığı gören Çin topraklarını, son hanedanlık olan Çing'ler de ancak,  içerden destek almak suretiyle surları aşıp, Çin'e sahip olmuşlar! 

O yıllarda 5 milyon olan Çin nüfusunun 1 milyonu çalışıyor seddin yapımında. Çalışanlar elbette askerler, köylüler ve yoksullar. Öyle çok can kaybı olmuş ki, nedenini tırmandığımızda daha iyi kavrıyoruz. Tırmanmak için uygun görülen bölüme ulaştığımızda, satıcıların, turistlerin olduğu oldukça hareketli bir alanla karşılaşıyoruz. İlk burca dek çıkılabileceği söylendiğinde, "O kadarcık mı?" diyerek hemen yiğitleniyoruz tabii. Çin'e dek gelmişiz, bizi kim tutar? Çin Seddi'ni fethedeceğiz! Rehberimiz Murat Özsoy bizi kibarca uyardı oysa! "Sevgili arkadaşlar, performansına güvenen arkadaşlarımızla çıkalım, inişi daha da zor." Dediği halde bunu başımıza gelince anlıyoruz, başlıyoruz çıkmaya! Daha elli yüz basamak çıkınca bir arkama bakma saflığında bulunuyorum ki, eyvah! Sen nasıl ineceksin? Çin'in babayiğitleri km'lerle duvarı boşuna mı etiyle kemiğiyle örmüş? Usulca olduğum yere oturup, pes ediyorum. Ama inen çıkan çok! Biraz dinlenip güç toplayınca, yüzyıllar ötesindeki Çinli babayiğitlerden utanıp, ha gayret diyorum. Hiç etrafıma bakmadan ilk gözetleme kulesine ulaşıyorum! Hemen herkes de aynı yere çıkıp, zafer edasıyla fotoğraflar çekiyor, son bir gayret, yüksekten etrafı doyasıya seyrediyor, km'lerle uzaktaki surların gerçekliğine şaşkınlığımızı ekleyerek, inişe geçiyoruz. İnerken aşağıya bakmamak için, ben merdiven basamaklarını sayıyorum, tam 380 basamak! Bunda ne var, demeyin, dik yamaçta bu kolay değilmiş.


Gruba verilen sürenin tamamlanmasıyla, öğle yemeği için oradan ayrılıyoruz. Otobüste rehberimiz, izlenimlerimizi soruyor, Çin Seddi'yle ilgili verdiği bilgilere devam ediyor. Yemekten sonra, Çin tarihindeki yürüyüşümüze devam ederek, Ming imparatorluğu zamanında yaşamış han mezarlarını gezeceğiz. Bir saatlik, yemyeşil bir yolculuk yapıyoruz. Çin'de zaten virajlı, dönemeçli hiçbir yerden geçmedik. Yollar alabildiğine düz, geniş ve yemyeşil. Bu yolculuğumuz da sağlı sollu elma, şeftali, kiraz ve erik ağaçlarının süslediği, bakımlı, düzenli bahçelerden geçiyoruz. Meyve Çin'de çok kıymetli. Daha dalındayken şeftali,  portakal ve elma tanelerinin tek tek torbalarla korunduğunu görmemişsinizdir. İnanmayacaksınız ama, gerçek. Meyveleri kuşlardan, böceklerden korumak için yapıyorlarmış bu işlemi.

Bizdeki Efes Harabelerinde olduğu gibi yıkılmış, kapısı km'lerle uzakta kalmış, ama kendisi yemyeşil bir ormanlık alan içinde sapasağlam duran han mezarlarına ulaşıyoruz. Daha içeri girmeden arı gibi satıcılar çevremizi sarıyorlar, Hediyelik eşya ve meyve satan, kadın çoğunluklu satıcılar. Ellerinden zor kurtulup dalıyoruz mezarlık bahçesine. Öyle büyük ki, çevre han mezarlarıyla dolu. Ancak, esas anıt mezara ulaşmak için, yeşillikler içinde epeyce yürüyoruz. Yürüdüğümüz alan, bir parkı andırıyor. İlginç ağaçlarla dolu. Kimilerinin kökleri örgülü saç gibi halkalanmış, kocaman su havuzu gibi yatarak gövdeyi taşıyor, kimileri yüksek kalın duvarlar arasından kök patlatmış, yeni bir gövde oluşturmuş, gayet rahat salınıyor. Bazıları da, gayet alçak gönüllü, dallarını göğe doğru salarken sarmaş dolaş dal örgüler örmüş. Bulunduğumuz yer, tüm turistik yerler gibi oldukça temiz ve bakımlı.


Çin Seddi'nin tersine, anıt mezara ulaşmak için, 300 basamaklı, ama düzgün ve mermer olan merdivenleri aşağıya doğru inerek tamamlıyor, serin, nemli, tavanı yüksek, imparator ve imparatoriçe mezarlarıyla karşılaşıyoruz. Hanedan rengi kırmızı sandıklar, yanında tahtları, önünde kıymetli eşyaları( porselen vazolar, şamdanlar) , dünyanın her yerinde olduğu gibi atılan kağıt ve metal adak paraları. Öyle çok ki, paralardan küçük tepecikler oluşmuş. Bu paralarla, anıt mezarın ve çevresinin bakımı yapılıyormuş. Yalnız anıt mezarın mimarisi de oldukça etkileyici, kalın ve yüksek duvarlarla örülmüş, yüzyıllar üzerinden geçmemiş gibi sağlam görünüyor. Çıkış kapısına vardığımızda, tavan işlemelerinin yanı sıra, günümüzde yapılmış gibi yeni görünüyor.

BATI BARIŞI ŞEHRİ ŞİYAN (XI'AN)        

Heyecan ibremiz öyle bir düzene binmiş durumda ki, Çin'deki ilk izlenimlerimizin yerini iştahlı bir merakla sevinç dalgası aldı. Pekin'e bir buçuk saatlik mesafedeki Batı Barışı Şehri, Şiyan'dayız (Xi'an). 13 hanedana başkentlik yapmış, bunlardan Tang ve Hang hanedanlarının en uzun hükümlerine sahne olmuş Çin'in geçmişi, tarihi olan bir şehir. Şiyan bizi çok çok etkiliyor! "Biz ne inanılmaz yerlere geldik?" sorusunu sıkça sorduran görüntülerle karşılaşıyoruz.


Terekota Askerleri! Kil Askerler! İnsanın hayal gücünü zorlayan, inanması güç bir proje, bir olay! 2200 yıl önce, bulunduğu yerin toprağından yapılmış, 700 bin kil asker! Yanlış duymadınız. UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak korunmaya alınmış. Dünyanın 8. Harikası! İmparator öldükten sonra, ikinci yaşamında, kendisini koruması için bir ordu kurdurmuş! Yüz binlerce Çinli'nin çalıştığı kil askerlerin yapımı seferberliğinde, ordu 10 yılda tamamlanmış ama, imparatorluk da çökmüş! Zira bu ordunun vücuda getirildiği yıllarda, ülkenin yönetimi ihmal edildiği için, açlık ve sefalete halk dayanamamış, deyim yerindeyse, telef olmuşlar! Gruptan bir arkadaşımız şöyle dedi: "İmparator düşünü gerçekleştirdi, yaşamın devamına inandığı için yüzyıllar sonra da insanları buralara dek çekti; biz de onu hayranlıkla ziyaret ediyoruz." dedi. Kil askerlerin yapıldığı ve fırınlandığı yeri (olduğu sanılan) fabrikayı gezerek başlıyoruz. 1974 yılında bir köylünün bulduğu bir kil askerle kazılar başlamış, bulunan kırık, parçalanmış askerler burada aslına uygun olarak onarılıp, eski yerine diziliyor. Aynı zaman da, turistik amaçlı minik askerler de yapılarak satılıyor.

Gelelim orduya! Ordunun içinde tüm rütbeler tamam, 7 tane de kumandan var. Her yüz bin askere bir kumandan varsayımını düşünüyoruz! Askerlerin ellerindeki silahlar gerçek ve bronzdan. Silahları tutma pozisyonları, yüz ifadeleri farklı olduğu gibi, atlarının yüzleri de farklı! Grubumuzdaki değerli heykeltıraşlar, seramik sanatı öğreticileri, bu kil askerlerin yapımının, o yıllarda nasıl başarıldığını tartışıyorlar kendi aralarında. Kalıp mı, kat kat mı yapılmış. Hangi yöntemle olursa olsun, iki- üç spor salonu büyüklüğündeki bir alanda korumaya alınan bu orduyla, Çin'in sırtı yere gelmez! Yüzlerce arkeoloğun çalıştığı bu alanda, hala yeryüzüne çıkarılamayan yüz bin kil asker ve imparatorluk mezarı, özgün renklerinin hava ile temasında solmayacağı bir yöntemin bulunmasını bekliyorlar! Müze kısmında sergilenen örnek kil askerlerin saçlarının örülme biçimleri, rütbelerine göre şekil verilmesi,(dahası var!) diz çöken okçu askerin ayakkabısının taban izi, akıllara gerçekten durgunluk veriyor. Yine fotoğraf makinelerimiz pes ederek bizi yarı yolda bırakıyorlar. Ayrılmak istemesek de, bize ayrılan sürenin dolmasıyla, kalabalık turist akını arasından zorlukla sıyrılıp ayrılıyoruz askerlerden. "Düş mü, hayal mi?" sorusundan kendinizi alamıyorsunuz.


Programımız öyle planlanmış ki, geziyor, öğreniyor, dinleniyor, eğleniyorsunuz. Şimdi bir çay seremonisine gidiyoruz. Çin usulü demlemelerle, türlü çaylardan tadıyoruz. Gittiğimiz yer, tanıtım ve satış yeri. Bizi masalara oturtuyorlar, önümüzde bir iki yudumluk minik fincanlar, Çinli kızın önünde özel çay demleme seti. Tat, beğen al! On beş-yirmi çeşit çayın yanı sıra, Çin porselenlerinin çok zevkli işlemelerle imal edilmiş çay takımları da satışa sunulmuş.

Şimdi de Büyük Yaban Kazı Pagodasındayız! Çinlilerin, inançlarına ne denli bağlı bir millet olduğunu, zaten gezdiğimiz yerlerdeki Buda heykelleri veya heykelciklerinden, ejderha figürlerinin çokluğu ve renkliliğinden, tapınaklardaki ihtişamdan kolayca anlıyor, hemen etkileniyorsunuz. Zaten uzun barış anlamına gelen Şangan, Şiyan'ın eski adı. Burada çok uzun ömürlü imparatorluklar yaşamış. Uzun ömürlü olmalarının en önemli etkeni de inançları, disiplinleri. 645 yıllarında, bir Hintli Buda keşişi tarafından yaptırılan bu büyük buda mabedi, çok geniş, yemyeşil bir alan içinde. Gezmekle bitecek gibi değil. Hala ek binaların yapımı, eskilerin onarımı sürüyor. Tek tip giyinmiş kısa boylu, saçsız keşişler ilgimizi çekiyor. Hiç evlenmeden ve karşılık beklemeden mabette hizmet ve ibadet ederlermiş. Fotoğraf çektirmek istiyoruz, bazıları uysal, ses çıkarmıyor ama bazıları tepki veriyorlar. Sanırım bayan oluşumuz ve onlara dokunacağımız kaygısından olacak, kaçıyorlar. Genellikle Çinliler, bedenlerine dokunulmasını istemiyorlar. 


Esas büyük mabedin içine girmedik. Orası yüksek, yedi katlı bir kule. Çin mimarisine uygun olarak yapılmış, seyretmeye değer bir yapı. Büyük Yaban Kazı Pagodasının içinde ve çevresinde ise, küçüklü büyüklü mabetler var...Hepsinin içi de, buda heykelleri, çeşitli tanrılar, duvar süsleri ve ibadet yerleriyle dolu. Birçoğunda, gözünüzü alamayacağınız güzellikte ejderha motifleri, bahar dallarının süslediği bahçeler, ceydlerle, incilerle işlenmiş sanat eserleri. Çin'de pembe ve kırmızı çiçekli bahar dalları çok yaygın görülüyor. Bu bahar dallarının kiraz dalı olduğu söyleniyor. Pagodanın bahçe duvarları, mermer üzerine işlenmiş,  tarihi anlatan oymalarla dolu. En dışında ise, mabedi yaptıran Hintli keşişin bir heykeli duruyor. Neden yaptırmış bu mabedi? İnanç bu ya, hiç et yiyemeyen bir grup Budist rahip, tanrılarına yalvararak, et istemişler. Rastlantı sonucu, gökyüzünde uçan bir yaban kazı sürüsü, rahiplerin üzerinden uçarken, içlerinden biri rahiplerin önüne düşmüş. Bu kazı bize Buda gönderdi diyerek düşen kazın kutsal olduğunu, yememeleri gerektiğini düşünerek onu kutsamışlar. Bu olaydan etkilenen Hintli Budist rahip de onların anısına, bu mabedi yaptırmış. Ne inanış ama!

Şimdi de, Çin'in en usta ellerinin işlediği, dünyada en büyük kaynağının Çin'de olduğu yeşimtaşının (jade) işlenip pazarlandığı bir atölyeye gidiyoruz. Taşın değerinin nasıl anlaşıldığı, ilk hali ve işlenmiş örnekleri bize uzun uzun anlatılıyor. Takılar oldukça ilgi çekiciydi ama daha ilginç olanı, her biri bir sanat eseri olan biblolar, heykelcikler ve Budalardı. Yine bir çini işleme atölyesi, çalışanları, işleme gereçleri, çini ve vazoların ilk ve son halleri çok ilgimizi çekiyor. Gruptan seramik öğretmeni Selvi arkadaşımızdan öğrendim, bizdeki çini, zaten "Çin usulü" demekmiş. Teşekkürler Selvi!


Pekin'deki Yasak Kent'in duvarlarını yıkılmış olduğundan görememiştik. Şimdi kent duvarlarından hala ayakta olan bölümünü bize Şiyan sunacak. Öğlen yemeğini güzel bir restoranda yedik. Bilmediğimiz yemekleri, tatları denemek için bile olsa kendimizi zorlarken, oldukça tok kalkmaya başladık masalardan. "Eve gidince denesem mi" bile diyordum artık. Akşamüstü, işte karşımızda kent duvarları! Kent kapısından içeriye, geniş bir avluya giriyoruz. Duvarın üzerine çıkmak için, 70 basamak çıktık. O da ne, ne duvarı! Bir otomobilin rahatlıkla gidip gelebileceği genişlikte bir sokak! Hafif eğik olarak muntazam biçimde örülmüş olan duvar üstünün bu genişliğine, top işlemez duruşuyla, zaten meydan okumuş yıllara! Gözetleme kuleleri birer köşk şıklığında, çatıları dantel gibi süslü. Duvar deyip geçemiyoruz tabii ama Şiyan'ın bu yükseklikten görünüşünü de seyretmeden, fotoğrafını çekmeden geçemiyoruz. Bu güzellikleri de yerinde bırakarak, otele dönüyoruz. Otelimiz çok güzel!  Jet hızıyla bavulları açıyor, hazırlanıp otobüse koşuyoruz. Geç kalmak hepimizin korkusu. Aksi halde programı bozmuş olmanın mutsuzluğunu ve utancını yaşarız.

Nereye? Mantı partisine! Çinliler bize, 34 çeşit olan mantılarından örnekler sunacaklarmış. Aman Allah'ım! 34 değilse de gerçekten bir mantı şovu. Güzel bir gösteri salonunun ön sıralarında bize ayrılan masalara yerleşiyoruz. Salonun diğer bölümleri de dolu. Kendimizi oldukça önemli hissediyoruz. Çünkü, Türk grubuna hoş geldin anonsunun ardından, sahneye sevimli bir Çin kızı gelip, yerel bir enstrümanla, bize Çin müziği sunuyor. Derken mantılar gelmeye başlıyor. Tabi bu mantılar beklediğimiz gibi etli, sarmısaklı, yoğurtlu değiller! Balıklı, Pekin ördekli, mantarlı, cevizli, şekerli, sebzeli (lahana, kabak, patlıcan, fasulye, börülce vb) ve tatmadığım için bilemediğim daha ne türler! Her mantı, içindeki malzemenin şeklinde yapılarak bir ön bilgi veriyor. Örneğin ceviz şeklindekini alınca sevdim. Midye, salyangoz, domuz şeklindekileri affederek yemedim. Bazıları için de baharatlı soslar getirdiler. Biz mantıları keşfederken, rüya gibi bir gösteri başladı. Kıyafetler, renkler, danslar, bale, müzik ve disiplin! Yemeği de mantıyı da, günler öncesinde kalmışlar gibi unutarak,  masal âlemine daldık. Zaten gösteri, Tang Hanedanı döneminde geçen bir yaşantıyı anlatıyordu. Masal değil de ne? Şiyan'a indiğimizden beri hava sisli. Yaz sıcağında kış sisini yaşamamış biri olarak, zaten bir başka âlemde olduğumu kabul ediyorum. 


Şiyan, kil askerler, mabetler ve ünlü jade taşından sonra, günün masalsı akışını, Cengiz Han'ın Şiyan'da yaptırdığı Ulucami'yi gezerek tamamlıyoruz. Otobüste rehberimiz Murat Özsoy, "Şimdi Ulucami'ye gidiyoruz." sürpriz anonsunu yapınca, bize şaka gibi geldi. Yaban ellerde "Ulucami" anonsu hepimizi heyecanlandırdı. Çok büyük olmayan cami hala ayakta, ibadete açık. Arap harfleri ile Çin harfleri ve motiflerinin uyumu gözetilmiş. Başı takkeli, vakit namazını bekleyen Müslümanlar, kıyafeti uygun olmayanlarımızın içeriye girmesine izin vermiyor. Elimizdeki eşarplarla, hırkalarla hazırlanıp birkaçımız girmeyi başarıyoruz. Minberi, mihrabıyla, tavan, pencere, kapı ve duvarların ahşap işlemeleriyle, hem hayranlık, hem de yüzyıllar ötesinden sıcak bir selam veriyor gibi. Hey gidi Cengiz Han hey!....Değişik bir şiveyle ezanın okunuşunu dinlerken,  cemaatin namaza toplanışı arasında, camiden ayrılıyoruz. Caminin hemen yanı başı sayılan bir çarşıya dalıyoruz. Ekmek, şiş tavuk satışı yapan baylı bayanlı satıcıların arasında, Müslümanların da olduğunu söylüyor rehberimiz Murat Özsoy; kanıtlamak için de "Selamünaleyküm!" dediğinde selamı hemen alınıyor. Elbette bu selamlaşma, bizleri de etkiliyor, fotoğraf çekmek istiyoruz.  

Programımızı özenle uygulayan rehberimiz, bir yerden bir yere giderken, Çin'in geçmişini, bugününü ve geleceğinin sinyallerini, Çinli rehberin de eklemeleriyle bize aktarırken, gezdiğimiz şehrin sokaklarını, caddelerini, modern yapılaşmanın ayrıntılarını da anlatıyor. Eski ve yeni konutların aralarındaki fark zaten belli oluyor. Çinliler kalabalık nüfusuyla, çok küçük evlerde yaşamak zorundalar. 1995 yılından itibaren dışa açılmaya başlayan Çinin, inanılmaz yükselişini, dünyanın dört bir yanından yatırımcıların Çin'e akın etmelerini, dolayısıyla bu ülkede de zenginliğin tadını alan bir kesimin olduğunu öğreniyoruz. Bu parasal yükselişle birlikte, 80 metrekarelik konutların yerini oldukça da pahalı olan 150-200 metrekarelik konutları almaya başlamış. Tıpkı bizim büyük kentlerimizde olduğu gibi, bu masallar ülkesini de, beton teslim alacağa benziyor. Peki, böyle bir gelecek, nüfusun yüzde 80'inin yoksul olduğu bir ülkede, dengeyi nasıl sağlayacak? "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar." der ya atalar. Bu düşüncemizi Çinli rehberimize açınca, hiç de karamsar olmadığını söylüyor. Çünkü Çinliler, Tao, Buda ve Konfüçyüs felsefelerinin ortak noktası olan, "toplumda uyum" düşüncesine bağlılarmış. Onlar için huzur önemliymiş. Bu düşünceye göre;"  İnandığım gelenekler bozulursa, toplum da bozulur. Toplum bozulursa, aile düzenim de bozulur."  Halinden memnun olup azla yetinirse, öldükten sonraki ikinci yaşamında, varlıklı olacaklarına inanırlarmış. Reenkarnasyona inanan Budistler, varlıklı olma isteği yerine, iyi insan olmak için ruhlarını bu yolda terbiye ediyorlarmış. Bu inanışı destekleyen bilge kişilerin sözü dinlendiği için, Çin'deki varsılların da işi kolaylaşmış oluyor. Hızlı varsıllaşan bu kesim de, şu andaki tek parti sistemindeki iktidar yakınlarından başkaları değilmiş.

Yine güzel bir restoranda yemek yedik. Gruptan iki çiftin evlilik yıl dönümlerini kutladık. Yarın Şiyan'dan ayrılıyoruz. Geceden kalkıp havaalanına gideceğiz. Bakalım sis, zamanında uçuşa izin verecek mi?


TARÇIN KENT GUİLİN     

Sabaha karşı uyandık. Otel yetkilileri, bize, kumanya yerine hafif kahvaltı vereceğini bildirmişti. Ne hafifi. Erken saatte, Çin mutfağından hiç de beklemediğimiz, bize özgü kahvaltılıkların çoğunlukta olduğu, hoş bir sürprizle karşılaştık. Kara mısır haşlamasını, ananası, şeftali ve yine Çin'de yetişen lezzetli bir meyveyi bugün anımsıyorum. Böylece otelden hayli memnun ayrıldık. Uçağımız saat sekizde, sisler içindeki Şiyan'dan havalandı. İki saatlik bir uçuştan sonra da, bir cennete düşüverdik. Uçaktan, neye benzediğini anlamaya çalıştığımız, değişik bir yeryüzüne sahip olan Guilin'deyiz. Vietnam'a komşu. "Cennet" benzetmesine layık sıcacık bir şehir. Halkın geçim kaynağı turizm. Ama turistlerin yüzde seksenini yine Çinliler oluşturuyor.

Hava berrak ve güneşli. Havaalanından şehir merkezine doğru yol alırken, bizi karşılayan yerli rehber eşliğinde yeni bir masala başlıyoruz. Şehre girişe, öyle bir yol yapmış ki Guilinliler, yeşilin her tonunu dantel gibi işleyerek, peyzaj harikası yaratmışlar. Ancak, yola mı bakalım, dağlara mı yine şaşırıyoruz. Çok beğendiğimiz Şiyan'ı hemen unutuyoruz. Yeşilliğini güzel Karadeniz'imize benzeterek, şehre giriyoruz. Dağların yeşilliği dışında, şehir merkezindeki yeşilliğin önemli bir bölümünün tarçın ağaçları olduğunu öğreniyoruz. Guilin, "tarçın" demekmiş. Mart nisan aylarında tarçın ağaçları çiçek açtığında, sokaklar mis gibi tarçın kokarmış. Tabi tarçını çiçeğinden değil, ağacın kabuğundan elde ediyorlar. Ama çiçeğinden de çay yapıyorlarmış. Yolları sakin, kalabalık yok. Türkiye'deki sahil kasabalarına benzetiyor arkadaşlar. Ancak yol boyunca Li Nehri, kolları ve dağlar, otobüsten sık sık hayret seslerine neden oluyorlar. Guilin'e, dağlar ve nehirler şehri diyorlarmış. Şehrin girişindeki gişe yapısı da, dağları ve nehirleri ifade eden bir yapıyla inşa edilmiş.

Guilin Bravo Otel'e yerleşip, Li Nehri kollarının oluşturduğu, doğa mucizesini görmeye bir mağaraya gidiyoruz. Türkiye'de Japon Şemsiyesi adıyla bildiğimiz bir bambu türünden almış adını. Reed Flute Mağarası. Ama burayı yazarak anlatmayı başaramam. İçeriye girmemizle, fotoğraf yarışına başlamamız bir oluyor. Çok da çekemiyoruz ışık yüzünden.  Nehir sularının, tortul kayalar üzerinde oluşturdukları sarkıtlar ve dikitlerin şekilleri, renkli ışıklandırmalarla, dört mevsime, türlü hayvanlara bitkilere, birçok değişik varlıklara benzetilmiş. İçerdeki yürüyüşe devam ettikçe, mağaranın daha geniş bir alanına ve bir göle ulaşıyoruz.

Öğlen yemeği için, Çin yemeklerini afiyetle yediğimiz şık bir restorana gidiyoruz. Yemekten sonra bize inci serüvenini anlatıyorlar mini bir defile ile. Okyanus incileri ile tatlı su incileri arasındaki farkı, incilerin kalitelerini, renklerinin nedenini güzel bir sunumla dinliyoruz. Nehir kıyısında iki güzel park geziyoruz. Parkların bendeki izleri, ağaçların kökleri ve iri kelebeklerin güzelliği oldu. İçlerindeki hoş heykelleri, Fubo Tepesindeki gün batımı eşliğinde Guilini seyretmek de bugünü hoş ama yorgun tamamlatıyor. Akşam yemeğini yine çok şık bir restoranda yerken, Çin yemeklerine alıştığımızı anlıyoruz.


Kahvaltıdan sonra, Li Nehri'nde geziye gidiyoruz. Üç buçuk saatlik bir nehir gezisinde, bol bol nehir-dağ ikilisinin fotoğraflarını çekiyoruz. Burada profesyonel bir fotoğrafçı olmayı öyle istedim ki! Zaten Guilin'in ünlü bir ressamı, "Li Nehrinin her bir metresi bir sanat eseridir." dermiş. Yemeğimizi teknede yiyoruz. Hasan Pekmezci, minik kâğıtlara büyük resimler çizerek bizi sevindiriyor. Keyfimiz yerinde. Grupça eğleniyor, şarkılar, türküler söylüyoruz. Li Nehri, bizim ezgilerimizle çınlıyor.

ÇİN'İN GELECEĞİ ŞANGHAY   

Guilin'den ayrılarak, iki saatlik bir uçuşla, Şanghay'a iniyoruz. Bu kez bizi yerel rehberimiz Ömer karşılıyor. Murat Özsoy'la birlikte Şanghay'ı anlatmaya başlıyorlar. Dünyanın en büyük finans ve ekonomi merkezi! Çin'in geleceği! En büyük şantiyesi! Rehberlerimizi dinlerken aynı zamanda da çevreyi inceliyoruz. Gökdelenler birbirilerini bastırıyorlar. Daha doğrusu gökdelenler, dünyanın enleriyle yarışıyorlarmış. Dünyanın en büyük binası 700 metreyi aşkın yüksekliği ile Dubai'deyken, Çin'de ikinci, Asya'nın ise en yükseğine 632m ile birinciliği Çin almış. Yarış devam ediyor. Gelecek yıl Dubai'yi geride bırakacak gökdelenin inşaatını, otobüsümüzden görüyoruz. Yine geçtiğimiz yollardan, çevredeki önemli binalardan her biri modern mimarlık harikası. 493 m yüksekliğindeki Dünya Finans Merkezi, Şanghay Konser Salonu, 263m'lik Şanghay TV Kulesi, oteller, bankalar vb'leriyle, 150'yi aşkın gökdelen. Nüfusunun yüzde sekseni açlık sınırında olan bir ülke, dünyayı ekonomisiyle teslim almışken, neden kazancını gökdelenlere yatırma gereği duyar ki? Dünya büyükleri arasında yer almanın gereği gökdelenler, bedeli de açlık mıdır acaba? Yoksa imparatorluk genlerinden gelen bir iktidar hırsı mı?

Şanghay, 18 milyonluk bir nüfusla, İtalya'dan büyük bir toprak büyüklüğüne sahip. Çağdaş Çin tarihi, Çin Komünist Partisinin Şanghay'da kurulmasıyla başlamış. Ancak, önemli Buda heykellerinin bulunduğu mabetleriyle, tarihi de içinde taşıyor. Özellikle 2. Dünya Savaşı'nda Japon saldırılarıyla beş değerli taştan yapılan heykellerden ikisinin kaldığı bir mabette, oturan ve yatan Buda heykellerini gezerken, rehberimizden Çin-Japon düşmanlığının nedenlerini de öğreniyorum. Gezdiğimiz bu mabetlerdeki Budaların kadınsı olmaları dikkatimizi çekince, rehberimiz bunun doğruluğunu, tanrıların her iki cinsiyetin özelliğini de taşıdığına inanıldığını söylüyor. Heykellerin çevresi, yine inanışlara göre çeşitli tanrıların, şeytanların figürleri, heykelleri ile donatılmış.


Akşam, bir akrobasi gösterisine gidiyoruz. Çinlilerin, bildiğimiz dengeye dayalı şovlarını, daha bir ilgi ve hayretle izlerken, sonunda sahneye konmuş dev kürenin içinde, 8 motosikletli genç, birbirlerine değmeden, dakikalarca arı gibi vızıldıyorlar. Korkuyla karışık çığlıklar, alkışlar salonu çınlatırken, yine günümüzü hoş izlenimlerle bitiriyoruz.

Bugün Şanghay Sanat müzesini geziyoruz. Toplam 120 bin eserin yer aldığı dört katlı müzede, yine fotoğraf çekmekten kendimizi alamayarak eşsiz eserler arasında kendimizi kaybediyoruz. Grubu kaybetme korkusu olmasa, müzeden saatlerce çıkamayacağız. Eserler, bronz, seramik, porselen, ceyd ve mermerden. Hanedan dönemlerine ait kıyafetler, eşyalar, mutfak gereçleri, tanrı ve şeytan heykelcikleri, para kasaları, büyükten küçüğe dizilmiş 14 çandan oluşan müzik aletleri, sandal ağacından yapılmış mobilyalar. En ürpertici bulduğum ise, taştan veya mermerden yapılmış yastıklar. Yanlış duymadınız. Çinlilerin bedenlerini terbiye ederken neleri denedikleri ise şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü bu notlarımı yazarken televizyondaki Londra Olimpiyatları sırasında Çinli sporcuların altın madalyaları toplamaya başlamasına hayret eden spor otoriteleri, Çinli gençlerin doping testinden geçmelerini bile istiyorlar. Ayrıca basında," İşkence gibi spor eğitimi" yazılarını da yazarak güya Çini suçlayıcı sözlerle eleştirmeye kalkıyorlar. Oysa Çin disiplininin kökeni tarihe dayanıyor. Onlar yüce dağları setlerle taçlandırmış, toprak altına asker dikmiş insanlar. Bu projeler ancak inanmak ve disiplinle gerçekleşir.

Öğleden sonra ipek fabrikasına dalıyoruz. İpeğin serüvenini dinledikten sonra satış mağazasındaki ürünleri geziyoruz. Elbette alış-verişi de ihmal etmiyoruz. İpek, tarihi geçmişi ile de Çin'de  hala çok değerli, aynı zamanda da önemli bir gelir kaynağı.., Düğünde de, ölüm törenlerinde de ipek giysiler giymeye özen gösteriyorlarmış. Genç yaşlı, her Çinlinin üzerinde, ipek veya inci görmek olası. İpek gibi bir değeri, dünyaya satmak için verdikleri mücadelede kurdukları İpek Yolu, tarihte her ülkenin macera dolu geçmişine de sahne olmuştur. Çin'in ipek yolunu oluşturduğu yıllardaki azmi, günümüzde de uyanmış düşüncesini getiriyor insanın aklına. "Bu Çin malıdır, almayın."  propagandasına karşın, Çin'e teslim olmuş dünya ekonomisi!

Uzun Ömür Bahçesi'ne gidiyoruz. Bir varlıklı evladın, ana babası için yaptırdığı mini bir saray ve bahçesi. Çok beğendiğimiz bu bahçeden zihnimde yer eden ayrıntılar, tiyatronun yüksek sahnesi, bahçeyi halktan ayıran duvarına, ejderhayı uzatmaları. Minik derenin bulanık suları içinde sarı, dev Japon balıkları. Bu sevimli balıklar artık evcilleşmişler, nerdeyse turistlerle fotoğraf için poz verecekler. Dereyle birlikte çıkıyoruz bahçeden, çarşıya dalıyoruz. Çin'de alışveriş yapmak zor. Çünkü insanlar, mutlaka pazarlık yaptıkları için, aldanmanız da çok kolay.


Geceden bavulları hazırlayıp resepsiyona teslim ediyoruz. Artık dönüş zamanı yaklaşıyor. Bunca yorgunluğa rağmen, 6.30 diye 5.30'da telaşla kalkarak hazırlanıyoruz. Kahvaltıdan sonra da Asya'nın ikinci büyük tv kulesi olan, Şanghay TV Kulesi'ne gidiyoruz. Huangpu Nehri'nin altından, 800m'lik nehir tünelinden geçiyoruz. Kuleye çıktığımızda, Şanghay'ı tepeden seyrederek büyüklüğünü ve binaların heybetini daha iyi seçebiliyoruz. Kuleyi, üç ayrı balkondan oluşan bölümlerde geziyor, şehri üç ayrı yükseklikten seyrediyoruz, fotoğraflar çekiyoruz. En alttaki giriş bölümünü, hediyelik eşyaların satıldığı yerler alıyor. Bize verilen süreyi tamamlayıp, grupla buluşuyoruz. 

Öğle yemeğini, Altın Nehir Restoran'da yiyoruz. Buradan da, sanat stüdyolarını gezmeye gidiyoruz. Koskoca bir fabrika binası, sanat sergilerinin hizmetine verilmiş. Hızla girip çıktığımız halde, ancak bir kısmını gezebildik, bol bol fotoğraf çektik. Hele Hasan Pekmezci, elinde not defteri, süreyi dolu dolu kullanmak için, iştahla eserleri inceleyip notlar alıyor, ressamların imzalarına dek fotoğraf çekiyor. Galerinin bahçesindeki bir heykelin önünde fotoğraf çektirip, oradan da ayrılıyoruz.

Akşam yemeğinden sonra havaalanındayız. Yorgun bedenimiz dönmeye hevesliyken, bu on iki günlük serüvenin bitmemesine de istekliyiz doğrusu. Kısa notlarımı uçakta tamamlarken, Çini şöyle bir zihnimden geçiriyorum. Masal mekânlarını bir tarafa ayırıp, capcanlı yaşamı, insanları düşünüyorum. Çinliler kendi halinde, işine yoğunlaşmış, güler yüzlü, olumlu bakan insanlar. Onlarla fotoğraf çektirmek isteyince geri çevirmiyor, hemen pozlarını veriyorlar. Çocuklarsa, yine aynı sıcaklıkla poz verirken hemen iki parmaklarıyla zafer işareti yapıyorlar. Bizi korkutacak denli telaşlı, bağıran satıcılar dışında, sabah gündelik yaşamına başlayan insanlar, gayet düzgün giyimli, yaya olsun, bisiklette veya motosiklette olsun, şık modern gençler! Kent dışını bilmiyoruz ama kentte gençler gece yarısına dek sokaktalar. Bisiklette veya motosiklette bayanların sandalyede oturur gibi, etekli ya da elbiseli, kendinden emin bir şekilde beceriyle yol alışlarına hayran oldum. Hoş bir ayrıntı daha, bayanların el, kol ve yüzlerini güneşten sakınmaları. Yaya iseler şemsiyelerini, bisiklette kolluklarını ihmal etmiyorlar. Çin'de beyaz ten makbulmüş. Yine çarşı pazar vb yerlerde bayanlar çok aktif. Hatta tren gibi ama açık dolmuşların sürücüleri çoğunlukla bayan. Ama bazı erkeklerdeki karın açma alışkanlığına pek bir anlam veremedik! Evet, hava sıcak diye açıyorlarmış ama gördüğümüz Buda heykellerinin açıktaki karınlarını düşününce, bunun bir öykünme olabileceği tahminimizi de doğru buluyoruz. 


Çin mutfağı, dünyaya kendini kabul ettirmiş, gerçekten zengin bir mutfak. Evet, benim gibi yabancı mutfağını bilmeyen biri için çok sıra dışı idi. Yemek masası ilginç! Çeşitler gani! Su gibi kıvamsız çorbalar, jölemsi tavuk çorbaları, tavuk soteler sırayla salatalıkla, kabakla, havuç ve mantarla, yer fıstığıyla, lahanayla ayrı ayrı bir araya gelmiş. Ama hepsi de tatlımsı bir sosla sunuluyor. Lapasız masa yok. Bu lapa bazen pilava benzeyebiliyor. Yağda yumurtalı pilav, yeşil soğanlı pilav, mısırlı, yer fıstıklı pilav. Arkadan diğer çeşitler gelirken ya yasemin, ya yeşil çayla midenizi hazırlıyorsunuz. Çin'de çay içmenin inceliklerini ve kurallarını, iki kez dinlediğimiz çay sunumlarında öğreniyoruz. Özellikle yeşil çay, yemekten önce içiliyor, demlemeye dikkat! Tatlı çok az, ekmek yok. Pekin'deki rehberimiz Cing, bize özel pide ekmek getirerek incelik gösteriyordu. Yine bir incelik de Çinli ev sahiplerimizin, masaya çubuk yanında çatal da koymayı ihmal etmemeleri. Yemeğin sonunda, mutlaka kişi başına ince dilimlenmiş karpuzumuzu da unutmayalım! Hayır, esas Pekin ördeğini unuttum! Rehberimiz Murat Özsoy bizi bir Çin restoranına götürdü ki, beklemediğimiz bir lezzetti Pekin ördeği. Aşçılar, bütün olarak pişmiş, fırınlanmış ördeği, yanımızda parçalayarak, bol bol servis ettirdiler. Ördeğin daha bütünken fotoğrafını çekmek istedim de, sanırım isteğimi anlatamadığımdan veya onu meşgul edeceğimden olacak, aşçı bana ters ters bakmıştı! Ama olsun. İlk kez ördeği Çin'de tatmanın ve de lezzetin sırrına ermiştim ben.

Kim bilir bu lezzetler şehir dışındaki, Çin halkının mutfağında nasıldır? Bir günlük yaşamlarına nasıl başlarlar, nasıl bitirirler? Bunları inceleyebilmenin yolu, kısa seyahatlerde olanaklı değil elbet. Olsun! Ben bu seyahatten mutlu dönüyorum. Çok şey öğrendim. Yeniden teşekkürler Hasan Pekmezci Sanat Gezileri Grubu! Teşekkürler Murat Özsoy!

Uzun yolculuk son buldu. Gezdim, gördüm, öğrendim. Ülkemdeyim, mutluyum! Masal ülkesini, Çin Seddi'ne emanet edip dönüyorum!  

Kim demiş masallar gerçek değil diye? 












 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.