Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Avusturya ::::: Salzburg ::::: Salzburg: Müziğin Öteki Adı        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Avusturya Salzburg 12 Ağustos 2011 11  Aralık 2010
11  Aralık 2010
8714 7 Safiye 

 Salzburg: Müziğin Öteki Adı
 (Genel)

Önce isminden etkilenmiştim bu şehrin. Küçüktüm, ortaokuldaydım belki. Harita incelemeye, atlas karıştırmaya bayılırdım o zamanlar. Buralarda gördüğüm bazı yerlerin isimlerinin söylenişini daha özel bulur ve diğerlerinden ayrı tutardım. Salzburg bunlardan biriydi benim için. Çok sonraları ismini üzerine kurulduğu zengin tuz çökeltilerinden aldığını öğrendim, tuz kalesi manasında. Bir de Mozart'ın memleketi olduğunu.

Bu yüzden kasım sonundan aralık ayına sarkan döneme rastlayan Viyana'daki göreve gelirken hep aklımdaydı Salzburg. Mutlaka gitmeliydim. Şanslıydım, çünkü bu isteğimde yalnız değildim. Sonunda aynı arkadaş grubumuzla yine soğuk ve yağmurlu bir cumartesi günü için, Salzburg a bir günlük ziyaret kararını verdik.

Önce şehir hakkında biraz bilgi vermek doğru olur sanırım. Tarih kitaplarına göre Salzburg Worms piskoposu Rupert tarafından kurulmuş. Şu anda Avusturya'nın 9 eyaletinden biri olan ve aynı adı taşıyan eyaletin başkenti. Ülkenin orta kuzey bölgesinde, Viyana'nın batısında ve Almanya sınırında yer alıyor. Yaklaşık 150.000 nüfusu ile ülkenin dördüncü büyük şehri. 1997 yılında Unesco tarafından Dünya Mirası Listesine alınmış. Ortasından Tuna'yı besleyen nehirlerden biri olan Salzach Nehrinin geçtiğini öğrendim. Yine bir içinden nehir geçen şehir yani.
Viyana-Salzburg arası 270 km. Şüphesiz karayolu bağlantısı var. Ama onu hiç araştırmadık bile. Çünkü grubun tamamı tercihini trenden yana kullandı. Ben dünden razıydım, çünkü bence tren yolculuğu özellikle grup seyahatlerinde hem hareketliliği ve grup içi iletişimi engellemediği, hem de çevreyi farklı yönlerden izlemeye imkân verdiği için çok elverişli bir seçenek. İnsanın yol boyunca tek başına ve hareketsiz kalması zorunlu olmadığı gibi sadece oturulan yerin gösterdikleri ile yetinmek de gerekmiyor. Ayrıca bana göre, ince ve zarif bir hat üzerinden giden trenler doğaya çok zarar vermeyen, hatta ona yakışan araçlar. Bu yüzden, hani mümkün olsa, tüm gezilerimi trenle yaparım.

Ama şimdi bir sebebi daha var tren yolculuğu tercihimin: Sissi filmleri.

İlk gençliğimde müthiş keyif alarak izlemiştim, şimdilerde biraz "kitch" bulduğum bu üçlü seriyi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun asi ve mutsuz imparatoriçesi Elizabeth'in hayatı üzerine kurgulanan bu filmlerde beni etkileyen sadece Romy Shnieder'in yeteneği ve emsalsiz güzelliği değildi. Hikâyenin anlatıldığı, yani filmin çekildiği Schönbrunn Sarayının yanı sıra özellikle Avusturya'nın kırsal kesiminin güzelliği de aklıma kazınmıştı. Sissi'nin mutsuzluktan kurtulmak için çıktığı uzun yolculukları sırasında kameranın kaydettiği, doruklarında kar eksik olmayan Alp Dağlarının, bakımlı ormanların, nehirlerin ve bunların arasına kurulmuş köylerin pastoral güzelliği hakikaten eşsizdi. Şimdi, belki trenle Alp Dağlarının eteklerinde kurulu Salzburg'a giderken bu güzellikleri kendi gözlerimle tespit edebilirim diye düşünüyorum. Aylardan aralık olsa da, ben bir Sivaslı olarak "kış güzeldir" diyerek umudumu canlı tutuyorum. Viyana'dan Salzburg'a tren Westbahnhof istasyonundan kalkıyor. Aldığımız biletleri istediğimiz gün ve saat için kullanma imkânımız var, yani genel nitelikli biletler. Aşağı yukarı her 45 dakikada bir tren hareket ediyor. Ancak hızları ve uğradığı istasyon sayısı farklı olabiliyor. Elbette zamandan kazanmak için sabah erkenden gitmek istiyoruz. Bu yüzden en az sayıda istasyonda duran, günün ilk trenine binmeye karar veriyoruz.

Bu karardan dolayı metro ile istasyona geldiğimizde hava yeni aydınlanıyor. O kadar ki, tam zamanında hareket eden tren Viyana'nın kenar semtlerini geride bıraktığında sabahın alacakaranlığı hala devam ediyor. Dışarısını göz alabildiğine beyaza boyayan kar, güneşin ilk ışıklarına teslim oluyor, yer yer renk değiştiriyor. Gerçi sabahın bu vakti her yerde güzeldir ama ilk kez gidilen yerlerde galiba, insanın algı kanalları daha açık oluyor, farkındalık artıyor. Bu nedenle, sanırım, herkes gayet mutlu görünüyor. Bir masanın etrafında toplanmış halde trenin büfesinden aldığımız çay ve poğaçalarla keyifle kahvaltı ederken, hem sohbet edip hem etrafı izliyoruz.

Bazen yerleşim yerlerinden bazen de açık alanlardan ilerliyoruz. Yerleşim yerleri sakin, korunaklı. Dışarıda zaman zaman kara dönüşen yağış ve sis görüş alanımızı kısıtlıyor. Bu yüzden beklentim gerçekleşmiyor ama sıkıntılı değilim. Kar altında, Alp Dağlarının eteklerine doğru trenle ve elbette dostlarımla bu yolculuğu yapmak bile yeterince güzel. Zaten sözünü ettiğim şiirsel doğayı, daha sonra Umberto Eco'nun Gülün Adı romanına kaynaklık eden, aynı adlı filmin çekimlerine de mekân olan Melk Manastırı ile Krems adlı şirin kasabaya giderken ve dönerken görme imkânını buldum.

Tam hatırlamıyorum ama yaklaşık 3 saat sonra Hauptbahnhof tren istasyonundan iniyoruz. Salzburg'la ilk karşılaşma sönük, cazibesiz bir sokağın içinde ne yazık ki. "Ah İstanbul Haydarpaşa" diyorum içimden. Muhtemelen dünyanın hiçbir şehri, senin gibi olağanüstü bir sürprizle bütün güzelliğini sergileyerek karşılamıyordur konuklarını. Hani eski Türk filmlerindeki o kült sahnelerde gösterildiği gibi Haydarpaşa'nın merdivenlerinden İstanbul'u seyretmek ne müthiştir. Bana kalırsa o karşılaşma anı, İstanbul'un estetik değerlerinden biri olarak tescil edilmeli ve korunmalı. Ama çok şey istediğimin farkındayım. Sık sık gündeme getirilen Haydarpaşa'nın yeni bir yaklaşımla değerlendirileceği(!) haberlerini biliyorum maalesef.

İstasyondan çıkışta etrafı inceliyoruz. Güzel, etkileyici bir kalenin eteklerine ve nehrin iki yanına yerleşmiş fazla büyük olmayan bir şehir gibi görünüyor. Nitekim istasyonun çıkışında bulunan turizm bürosundan aldığımız şehir haritasını ve küçük rehber kitabı inceleyince, gitmeyi planladığımız yerlerin toplu şekilde ve bir diğerine yürüme mesafesinde olduğunu tespit ediyoruz. Bu iyi işte. Fazla koşturmak zorunda kalmayacağız.
Bahçeleriyle ünlü Mirabell Sarayına yöneliyoruz. Bahçe çok geniş, ne de olsa saray bahçesi. Ancak kar altında, bu nedenle yer yer karaltılar ve bazı kış bitkilerinin yeşilleri olsa da; tek renk, yani beyaz. Yine de içindeki havuzu, çeşmeleri, bakımlı ağaçların cinsi ve konumlanışı, konturlarından tahmin ettiğimiz çiçek düzeni gerçekten güzel bir peyzajı ele veriyor. Ve elbette bahçeyi süsleyen mitolojik temalı heykeller. Ancak bizim onları incelememiz mümkün olamıyor. Çünkü şehirde daha sonra göreceğimiz diğer heykeller gibi kapatılmış durumda. Kışın ayazından, yağışından, rüzgârından korumak için görece şeffaf brandalarla sarıp sarmalanmışlar. Şaşırıyorum. Hani insan Türkiye'den gelince heykellere gösterilen bu hassasiyet fazla(!) geliyor.

Bahçe gezintisini bitirirken Barok Müzesi gözümüze çarpıyor. Girmekte tereddüt ediyoruz. Malum zaman az. Ama bu şehir Barok tarzı mimarisi ile biliniyor. Müze de küçük görünüyor. İki katlı bir bina var karşımızda. Üstelik kapıda bir kermes duyurusu var. Sonunda belki el işi bir şeyler buluruz diye giriyoruz. Ancak muhtemelen kaliteli olanlar tükenmiş, kalanlar iyi görünmüyor. Biz de Avrupa da 17. yüzyılda yaygın olan bu sanat akımı çerçevesinde üretilmiş heykel, biblo, resim ve süs eşyalarının sergilendiği bu müzeyi hızla gezip çıkıyoruz. Bana göre fazla süslü, hareketli ve zıtlıkları bir arada bulunduran bir üsluba sahip olan barok sanatından hoşlananlar için zengin bir müze olduğunu söyleyebilirim.
Şimdi sarayın kendisini geziyoruz. Yüksek tavanların süslemeleri ve özellikle merdiven kenarlarına yerleştirilmiş barok heykeller çok etkileyici. Saray aslında 1606 yılında Başpiskopos Wolf Dietrichs tarafından yaptırılmış, 1721 1727 yılları arasında güçlendirilmiş. Ancak bu ilk sarayın önemli bir kısmı 1818 yılında yaşanan büyük yangından payını almış. Daha sonra onarılan sarayın ilk katının bir bölümü kütüphaneye ve şehrin yönetim işlerinin yürütüldüğü ofislere ayrılmış. İkinci katın görevi daha güzel; buranın geniş güzel salonunda düğün törenleri düzenleniyormuş. Nitekim biz sarayı dolaşırken genç bir çifti, düğün törenini tamamlamış kucaklarında sevimli çocuklarıyla sarayın merdivenlerinden inerken gördük. Merdivenlerden iniş anı ve çocukları yanında evlenen çift o kadar güzeldi ki dayanamayıp çektiğim fotoğraflardan birini sizinle paylaşıyorum. Umarım özel hayatın gizliliğini ihlal kapsamında düşünülmez.

Saraydan çıkış yolunun sonunda Makertplatz isimli meydana ulaşıyoruz. Meydanın sonundaki köprü ile Salzach nehrinin karşı kıyısına geçmemiz gerekiyor. Altstadt olarak adlandırılan eski şehir, dolayısıyla gezeceğimiz yerlerin çoğu o yakada çünkü. Köprünün ortasında duruyoruz. Alelade bir köprü bu. Ancak buradan kale, nehrin kendisi ve iki yakada sıralanmış evler çok güzel görünüyor. Altımızda belki kış nedeniyle tertemiz bir su akıyor.
Eski şehri gezmeye karşımızda yükselen Mönch dağının tepesine kurulmuş görkemli Salzburg Kalesine, yani Hohensalzburg Fortress'e çıkarak başlayalım istiyoruz. Okuduğum kitaba göre kale 1077 yılında Başpiskopos Gebhard tarafından kurulmuş. En son 1681 yılında genişletilmiş. Şu anda Avrupa'nın ortaçağdan kalan en büyük ve en iyi korunan kalelerinden biri olarak kabul ediliyormuş. Buraya yürüyerek çıkmak ve tabii inmek mümkün. Ancak biz daha sonra göreceğimiz yerler için hem enerjimizin hem de zamanımızın kalması bakımından funiküler ile çıkmaya, yürüyerek inmeye karar veriyoruz.

Füniküler sağda Festungsgasse'nin girişinde bulunuyor. 1892 yılında yapılmış. O zamanlar basit bir fizik kuralı gereğince tepedeki aracın içine pompalanan suyun ağırlığından yararlanarak çalışmak üzere tasarlanmış. Kuşkusuz şimdi elektrikle çalışıyor. Biletleri alıp biniyoruz. Yolculuk çok kısa sürüyor. Füniküler bizi kalenin alt terasında bırakıyor. Buradan sonrasını yürümemiz ve merdivenleri çıkmamız gerekiyor. Ama benim burnuma güzel kokular geliyor, peşinden gidiyorum. Yanılmamışım. Burada küçük bir değirmen ve ekmek fırını var. Belki eskiden fünikülerin çalışmasında kullanılan su ile aynı zamanda bu değirmen de çalıştırılmış olabilir diye düşünüyorum. Tabii bu sadece bir tahmin. Önümde fırından yeni çıkmış taze ekmekler var. Bir tane alıp, dışarıda beni merak eden arkadaşlarıma gösteriyorum. Hemen paylaşıyoruz. Aslında fazla lezzetli olmayan ekmeği tazeliğine hürmeten keyifle yiyoruz.
Kale gerçekten çok büyük ve iyi korunmuş. İçinde müzeler, küçük dükkânlar, büfeler, kafeler var. Zindanları, işkencehaneleri, burada kullanılan aletleri görmesek hani, bir kalede olduğumuzu unutacağız. Hayli kalabalık ve canlı olan iç avlusu çok güzel ve geniş. Buradan şehri neredeyse 360 derece açıdan seyredebiliyoruz. Aslında doğal tabii, kale olmanın gereği bu.

Şehir bir vadinin içine kurulmuş, etrafı dağlarla çevrili. Yapılaşmanın bittiği yerde hemen çam ağaçlarından oluştuğunu tahmin ettiğim orman başlıyor ve bu mevsimde karların üzerini beyaz bir tül gibi örttüğü tepeleri koyu yeşile boyuyor. Yeşilin kucağına yerleşmiş bir ortaçağ kenti sanki. Gümüşi pırıltılarla uzayan Salzach Nehrinin her iki kıyısına konumlanmış pastel renkli binalar, nehir yatağına uyumlu şekilde kıvrılarak akıp gidiyor. İtalyan şehircilik tarzına göre inşa edildiğini nerede okuduğumu şimdi hatırlamıyorum, ama iyi fikirmiş doğrusu. Aşağıda pazarın kurulduğu Alt Markt adlı meydanı ve kalabalığı görüyorum. Belki gerideki bir orgdan yükselen müziğin de etkisiyle önümüzde serili güzelliğe dalıp gidiyorum. Masal tadı bırakıyor bu şehir insanda, hep geçmişi anlatan bir masal. Hala en yüksek yapılar, turkuaz renkli katedral kuleleri ve kubbeleri. En büyük ve geniş binalar, çeşitli müzelere dönüştürülmüş saraylar ve eklentileri. Günümüze gelmeye niyeti, güzelleşmek için gökdelenlere, dev alıveriş merkezlerine ihtiyacı yok bu şehrin. Belki dağların ardında bir yerlerde Yeni Salzburg vardır, ama orası benim ne görüş ne de ilgi alanıma giriyor.
Kaleden yürüyerek Alt Markt meydanına inince dinlenme ihtiyacı duyuyoruz. Zaman zaman yağmur hızlanıyor En iyisi mola vermek. Dinlenmek için daha önce adını not ettiğimiz ünlü Cafe Tomaselli'yi arıyoruz. Bulmamız zor olmuyor. Eee normal tabii, tabelasında 1703 yılından beri aynı yerde bulunduğu yazılı. Adından belli olduğu üzere İtalyanlar kurmuş burayı. Ancak içerisi tamamen dolu ve sırada bekleyenler var. Olsun, bizde de inat var. Sonunda bir masa buluyoruz ama servis hem yavaş hem karışık. Kek ve pastalar diğerlerinden ayrı olarak kadın personel tarafından tepsiyle seçilmesi için masaya getiriliyor. Genel hesabınızdan ayrı olarak ödemenin hemen masada yapılması isteniyor. Anlamını çözemedim bu uygulamanın ama zaten hem masayı boşaltmamızı bekleyen müşterilerin varlığı, hem aşırı kalabalık tadımızı kaçırdı. Yediğim Avusturya mutfağına özgü bir tür çikolatalı kek olan Sachertorte ile içtiğim kahvenin tadı hakkında yorum yapamayacağım. O kadar hızlıydım yani.
Yeniden dışarıda, bir meydandayız. Hani neredeyse eski kentin tam ortası diyebileceğim bu meydanın bir tarafında Barok mimarinin önemli bir örneği sayılan Salzburg Katedrali var. Oraya yöneliyoruz. 767-774 yılları arasında ilk kez inşa edilen ve tahmin edileceği gibi defalarca onarılan, yeniden yapılan Katedral, kentin kurucusu sayılan Başpiskopos Rupert'e adanmış. Son olarak 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan Hava Kuvvetleri'ne ait bir uçaktan atılan bomba nedeniyle ciddi şekilde tahrip olmuş. Mozart zamanında bu Katedralde vaftiz edilmiş. Gerçekten görkemli bir dış cephesi var. Keza içerisi de ferah atmosferi ve yüksek kubbesindeki zarif freskleriyle hayli etkileyici. Dünyanın en pahalı müzik festivallerinden olan ünlü Salzburg Festivali etkinliklerinin önemli bir kısmı bu Katedralde ve bahçesinde gerçekleştiriliyormuş. Bunun dışında her cumartesi ve çarşamba günü burada verilen org konserleri ile önemli bir müzik mekânı haline getirilmiş.

2. Dünya Savaşı demişken; Neşeli Günler (The Sound of Music) filmini gördünüz mü? Nazilerin zulmünden kaçmaya çalışan Von Trapp ailesinin yaşanmış hikâyesini anlatan, o insanın içine işleyen müzikali. Ne yazık ki o filmin Salzburg'ta çekildiğini döndükten sonra öğrendim. Bilseydim, eminim şehir farklı şeyler söylerdi bana.

Bir başka meydandayız: Mozart Meydanı. Yine yakınlarda ve şehrin ortasında. Adını içinde bulunan ve Ludwig Von Schwanthaler tarafından yapılmış, muhteşem olduğu söylenen Mozart heykelinden alıyor. Biz göremedik, çünkü başta da söylediğim gibi burada heykeller kışın koruma altında. Zaten Katedralin önündeki Madonna heykelini de görememiştik. Yine de hakkını yemeyelim: Katedralin güneyindeki Kapitelplatz meydanında bulunan altın renkli kocaman küre heykelini hem gördük hem de fotoğrafladık.
Ama artık meydan, kilise, saray yerine dar sokaklara dalmanın zamanı geldi: Çünkü Salzburg'ta sokaklar en az saydıklarım kadar ilgiyi hak ediyor. Onlar da bu ilgiye sık sık sürprizle karşılık veriyor. Yürürken karşınıza gelen dar bir geçit sizi, mimari dokuyu bozmadan dönüştürülmüş dükkânların, kafelerin bulunduğu küçük bir avluya veya başka bir dar sokağa çıkarabiliyor. Gerçekten trafiğe kapalı, küçük ferforje dükkân tabelalarının süslediği bu dar ve tarihi sokaklarda dolaşmak, insana avareliğin aslında ne kadar güzel bir insan eylemi olduğunu hissettiriyor.

Bu sokaklardan en ünlüsü Getreidegasse. Ünü kendi güzelliğinin yanı sıra Mozart'ın doğduğu evin bu sokak üzerinde olmasından kaynaklanıyor. Mozart 27 Ocak 1756 tarihinde 9 numarada bulunan şimdi sarıya boyalı evde doğmuş. Elbette şu anda müzeye dönüştürülmüş durumda. Aile bu evden daha sonra nehrin öbür yakasında Makart Meydanı'nda bulunan ve 1773-1781 yılları arasında yaşadığı eve taşınmış. O ev de müze olarak hizmet veriyor. Belki Türkiye'de alışkın olmadığımdan kıskanmış olabilirim, her iki müzeye de girmedim. Zaten ikinci evin 2. Dünya Savaşında atılan bir bomba yüzünden büyük ölçüde yıkıldığı için aslına uygun olarak yeniden inşa edildiğini kapıdaki bilgi notunda okudum. Yani müze asıl içinde yaşanılan ev bile değil. Oysa Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" romanını yazarken yaşadığı Beyoğlu'nda Cezayir Sokağının başındaki apartmanın yıkılması daha geçenlerde gündeme geldi. Bırakın müze yapmayı yıkıyoruz bile.

Bu arada siz benim yazı boyunca Mozart'tan bu kadar az söz ettiğime bakmayın. Mozart Salzburg için çok önemli ve şehri Mozart'ı hissetmeden gezmek mümkün değil. Yerli-yersiz, ilgili-ilgisiz her yerde Mozart var. Zaman zaman hayattaki her şeyin metalaştırıldığı bu düzende o hakiki sanatçının ve müziğinin alakasız şekillerde bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi canımı sıksa da bir şehrin adının tüm dünyada müzikle birlikte anılmasının O'nun ve Herbert Von Karajan'ın sayesinde gerçekleştiğini biliyorum. Dile kolay Salzburg Festivali 1921 yılından beri düzenleniyor, festival binaları içinde 2400 kişilik konser salonu var. Herbert Von Karajan, ölümüne kadar Festivalin başkanlığını sürdürmüş. Her yıl binlerce insan festivali izlemek için Salzburg'a akın ediyor. Özetle bugün şehrin ekonomisi neredeyse müzik ve sanat tutkusunun tetiklediği turizm gelirlerine dayanmış durumda.
Hava kararıyor. Yanan ışıklarla birlikte gündüz alelade görünen köprüler ışıldamaya başladı. Hele Kale, şehrin başında taç gibi.

Dönme vaktimiz yaklaşıyor ama bu şehirden ayrılmak o kadar da kolay değil. Bulunduğumuz meydanın bir köşesinde faytonlar var. Ben atlara kıyamadığım için çok istemesem de hızla karar veriyoruz: az önce gezdiğimiz sokakları bir kez de faytonla dolaşalım. Kiraladığımız faytonu konuşkan bir kadın kullanıyor. Kış nedeniyle faytonun yolcu kısmı neredeyse tamamen kapatılmış. Görüş alanı sınırlı. Bu yüzden arkadaşlarımızdan biri sürücünün yanına yerleşiyor. Kışın geridekiler yönünden verimli bir gezi olmuyor. Eminim hoşlananlar için yazın çok daha keyifli bir fayton sefası yapılabilir.

Son bir işimiz var: Yemek yiyeceğiz. Ama öyle turistik, ünlü bir mekânda değil. Viyana'dan bir dostumuzun önerisi ile Manastırdan dönüştürülmüş ve genellikle yerlilerin gittiği bir lokantaya. Adı: Augustiner Brau Kloster Mülln Salzburg. Elimizdeki adresin tarifine göre nehir kıyısından kuzeye doğru yürümeye başladık. Hafiften kar yağıyor. Kabanlarımıza sarılmış halde Salzach Nehri'nin refakatinde yorgun ama keyifli yürüyoruz.

Yürürken gördüğümü paylaşmadan geçemeyeceğim. Nehir boyunda vadinin daraldığı ve hemen yakında kayaların yükseldiği bir bölge var. Bu kayalık bölgede sanki evler kayalara oyulmuş şekilde inşa edilmiş. Hala kullanılan ve gayet bakımlı görünen bu evleri incelerken binaların alınlarında gördüğüm Romen rakamları ile yazılmış tarihler beni çok şaşırttı. Eğer tahmin ettiğim gibi yapım yıllarını gösteriyor ise bu binalar 1200'lü yıllarda inşa edilmiş olmalıydılar. Sivil yapılar için akıl almaz bir tarih ama emin değilim.
Nihayet lokantadayız. Gerçekte 1621 yılında yapılmış bir Manastırdayız. Kubbesi, kulesi olan kocaman bir yapı. Geniş merdivenlerinden indik. Çok geniş üç salonu var. Hepsi tamamen dolu görünüyor. İnsanı kasmayan, rahat hatta salaş bir atmosferi var. İnsanlar da öyle. Mahalle kahvesinde kadın-erkek gevezelik eder gibi halleri var. Bir masa bulup yerleşiyoruz. Self servis uygulandığından, hemen organize olup bir kısmımız yiyeceklere bakıyor. Sınırlı seçenek var ve genellikle deniz ürünlerinden oluşuyor. Denize kıyısı olmayan bir ülkede bulunduğumuzdan pek güven vermiyor ama çok leziz görünüyorlar. Siparişleri veriyoruz. Birayı Manastırda kendileri üretiyormuş. Üç yemek salonunu birleştiren girişte şadırvan benzeri bir çeşme var. Seramik bira bardakları isteğe bağlı olarak burada akan sıcak veya soğuk suyla ısıtılıp, soğutuluyormuş. Hayli ilginç.

Gerçekten acıkmıştık. O yüzden masamızda kocaman tabaklarda bulunan lezzetli deniz ürünlerini iştahla yedik. Hesap, Türkiye'deki deniz ürünlerinin fiyatlarını düşününce neredeyse 1/3 fiyatında geldi. Lokantadaki rahatlığın nedeni belli oldu diyorum içimden. Güya biz üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz değil mi?

Şimdi aynı şekilde nehir kıyısında geriye yürüyoruz. Dönüş yolunu karşı kıyıdan yürüyebilmek için önümüze gelen ilk köprüden geçiyoruz. Tren istasyonu ne yazık ki yakında.

Son söz: Ankara'da TBMM, Bakanlıklar ve civarının mimarisini yapan Klemens Holzmeister bir Salzburg'lu ve şehir içinde bulunan mezarlıkta yatıyor. Bu şehirden beslenen bir mimarın Ankara'ya katkısı keşke daha fazla olabilseydi.








 Yazılan Yorumlar...
hatice şen
(16 Ağustos 2012)

eline saglik , nice geziler diliyorum.

Nevin
(23 Kasım 2011)

Görülmesi gerekenler listeme bir de Salzburg eklendi. Kaza geçirmeme bu kez Salzburg’da sizinle birlikte olamadığım için üzüldüm. Ancak yalın anlatımın, Salzburg’da sizinle birikte geziyor olduğum hissini uyandırdı.
Birlikte nice gezilere...

Nesrin Günaydın
(28 Ekim 2011)

Salzburg a seninle birlikte gitme şansını yakalamıştım. Yazında, gezdiğimiz ve gördüğümüz yerleri sade bir dille, aynen ve objektif olarak yazmışsın. Okuduğumda seninle ve gruptaki diğer arkadaşlarla olan anılarım tazelendi. Çok keyif aldım. Canım arkadaşım ellerine ve emeğine sağlık. Darısı anılarını bizlerle paylaşacağın diğer gezilerine olsun.

özden
(17 Ağustos 2011)

Heriki yazınıda çok keyif alarak okudum.Bazen senle birlikte olduğumuz hissine bile kapıldım.Emeğine sağlık.

NEŞE
(12 Ağustos 2011)

Son günlerin en güzel yazılarından biri bence...Sisi filmleri ve Neşeli Günler filmi bana da çok güzel anıları hediye etti bu bölgede.Salzburg un Mirabel bahçelerindeki sahneyi bugün gibi hatırlıyorum,Sisi ve Mozart derseniz gerçekten her yerdeler,çikolatadan neredeyse iç çamaşırının üstüne kadar her alana basmışlar resimlerini...Salzburg da benim en sevdiğim yer,Getreide Gasse de noel süsleri satan masal dükkanıydı,eminim görmüşsünüzdür,insanı çıldırtacak kadar güzel..Ellerinize ve gören gözlerinize sağlık.

hakangeziyor
(12 Ağustos 2011)

Safiye abla, keyifli ve akici anlatiminla aldin bizi oralara attin. Viyanadan sonra Salzburg da farz oldu. Kalemine saglik...

Erdin İVGİN
(12 Ağustos 2011)

Ne kadar keyifli bir yazı. Senin bu kolay okunan, sade, temiz yazın bize bir yazının nasıl yazılması gerektiğine ilişkin güzel bir örnek oldu. Ellerine sağlık.

 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.