Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Ürdün ::::: Ürdün Genel ::::: WADİ RUM, LUT GÖLÜ ve MABADA...        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Ürdün Ürdün Genel 22 Mayıs 2020 23 Şubat 2020
01 Mart 2020
950 0 Şükran Şahin 

 WADİ RUM, LUT GÖLÜ ve MABADA...
 (Gezi)

Ürdün gezimiz devam ediyor... Yollarda ilginç kum kayalarıyla, uçsuz bucaksız görüntü veren,  sakin, ara sıra da gördüğümüz aheste aheste yürüyen develer, koyunlar, keçiler, atlar eşliğinde, Petra'dan, Wadi Rum'a yaklaşık 2 saat sonra ulaşıyoruz. Bizi şaşırtan yollarda sık sık kasisler olması. Ülkenin komşularının, ateş çemberinde olduğunu düşününce, 'kaçaklar, mülteciler, v.b. durumlar nedeniyle olabilir' diye konuşuyoruz aramızda. 

Wadi Rum'da konakladığımız keçeden yapılma geleneksel çadırlarımız ve kafe-lokanta olan çadırda kamp lideri Abdullah'dan Ürdün Halayı dersleri...

Ürdün'e gelmeden önce Orta Doğunun tam ortasında bulunan bu ülkenin; komşularında kazanlar kaynarken başlarını nasıl kurtarabiliyorlar diye merak edip, bir kaç yazı okumuştum. Gazeteci, araştırmacı yazar Fehim Taştekin bir yazısında "Ürdün siyaseti daha sofistikedir. İngiliz tarzının Arap süzmesidir. Öfkenin başbakana kanalize edilmesi, Kral'ın gereksiz inatlaşmalara girmeyip kabinede değişikliğe gitmesi gibi taktikler sistemi balta yemekten kurtarıyor. Kral, havacı bir asker olarak kükremesini bildiği gibi rüzgâra karşı esnemesini de biliyor" diyerek uzun bir Ürdün analizi yapmış. Sınırlar keşke ateş çemberi olmasa, devletler birbiriyle siyaseten değil, insanca anlaşmalar yapsalar. Bu koronalı aylar geçtikten sonra dileğim; dünya umarım kendini daha anlamlı, daha verimli, daha barışla yeniden dürüstlükle oluşturur. 
 
Evrim Şahin'in kamerasından çölde safari hatırası...

Gezi planımızı Evrim organize ettiği için her şey mükemmel ilerliyor. Arabamızı Vadi Rum'un dışında ziyaretçi merkezinde bırakıyoruz ve bizi arkası açık eski bir jeeple almaya gelen kalacağımız kampın rehberi Abdullah ile buluşup, çadır kampımıza gidiyoruz. Karanlıkta arabanın farlarından ve yıldızlardan başka hiçbir ışık yok. Gündüz sıcaklığını,  gece epeyce bir soğuğa bırakmış, bunu bilerek tedbirimizi aldığımız için sorun olmuyor. Kızıl bir çölde ilerliyoruz, yıldız sağanağının altında, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kamp alanına ulaşıyoruz. Herkes farklı diller konuşuyor, fakat herkesin rüyası ortak; bu egzotik coğrafyayı deneyimlemek. 

Sahrada sonsuzluk hissi tıpkı kızıl bir gezegende yürümek gibi...

Keçeden yapılmış geleneksel çadırımızda, yatak ve sandalyeden başka bir şey olmayan minimalist odamıza yerleşiyoruz. Kampın çadır dışında temiz banyo ve tuvaletleri var. Çadır kafede bedevi yemeklerden yiyip, yine naneli (esanslı nane-yarpuz) çaydan yudumluyoruz. Kocaman renkli ışıklar saçan janjanlı müzik çalar arap ezgileri çalıyor. Gezi boyunca nedense bu arap müziklerinden ilgimi çeken olmadı. Ya da bizim duyduklarımız sıradan müziklerdi. Rehber Abdullah, arap danslarından gösteri yaparken, bizde epeyce hareketli olan arap halayına katılıyoruz. Bisikletleriyle, Ürdün'e gelen İtalyan turistlerle, içinde korona da olan sohbetler yapıyoruz. 

Khazali kanyonunda su sistemi ve duvarlara kazınmış olan insan ve hayvan tasvirleri...

Khazali kanyonunda kaya çizimleri...

Gece zifiri karanlıkta, bu sessizlikte, yıldızlar bir başka parlak, yıldızları sanki kucaklayabilirim gibi hissediyorum. Sabah bu coğrafyada uyanmak, güneşin doğmasına tanıklık etmek, arınmışlık hissi veriyor insana. Turuncu, pembe, bej, kızıl renkler güneşin ışığına göre rengi açılıyor ya da koyulaşıyor.  UNESCO'nun Dünya Mirasları Listesinde olduğu için, vadinin tamamı korunan bir bölge. Kumtaşı ve granit kaya kütlelerinden oluşan uçsuz bucaksız hissi veren bu vadi 720 km.kareyi kaplayan bir yüzölçümüne sahip. Arabistanlı Lawrence (bu Lawrence; bizim için casus, Araplar için kahraman),  Marslı (The Martian), Star Wars gibi uzay ve fantastik kurgu temalı birçok filme dekor olan  Wadi Rum'a bazıları "Kızıl Gezegen", "Ay Vadisi" diyor.
 
Kum Tepesinden Sahra'ya bakış (Foto: Emine Oskargil) ve sağda da Kum Tepesi...

Kampta isteyenler için deve, at ya da jeep safari düzenleniyor. Biz cip safariyi tercih ettik. Kişi başı 280 TL. Burada son yıllarda, özellikle Suriye savaşından sonra, her şeyin pahalandığını söylüyorlar. Erken saatlerde çadır boşaltılıyor, bavullarımızı da yanımıza alıp, arkası açık, eski bir cipin arkasında, gözlük ve şapka ve şalımızı da alarak, çöl safarisine başlıyoruz. Sonsuzluk hissi uyandıran çölde, kumtaşı kayalara büyülenmiş gibi bakakalıyorum. Bu kayaların her biri sanki bir heykel, doğanın eşsiz heykelleri. 'Heykeltraşlar sadece doğayı taklit etmeye çalışıyorlar' diye düşünmeden edemiyorum. Hem amatör hem profesyonel olarak, bu kayaların bazılarına çıkabiliyorsunuz. Çıkabildiklerimizden, kuşbakışı, 360 derece doyumsuz güzellikteki vadiyi seyrediyoruz. Dinginlik, huzur, sadelik, genişlik ruhumu doyuruyor. Kayaların estetiği, formu beni benden alıyor. Biz insanlar göz ile bakıyoruz dil ile anlatıyoruz. Benim bazı gezi yazılarımda (Güney Afrika, İzlanda) gözümle baktığımı, sözcüklerle yeterli anlatamıyorum duygusu yaşamıştım. Petra'da, Wadi Rum'da yine aynı hissi yaşadım. 

Çölde ne yapılır ki: safari ve taşlardan oyun...

Onlarca deve, bazılarının yavruları da yanında ağır ağır yürüyorlar, yetişkin develerin ön bilekleri iple bağlanmış. Şaşkınlıkla rehbere soruyoruz nedenini. Bu yetişkin asi ruhlu develer Suudi Arabistan toprakları çok yakın olduğu için o bölgeye kaçıyorlarmış sık sık. Suudilerde develeri geri vermiyorlarmış, bu yüzden develerin ön bacaklarını bir adım atabilecek biçimde iple bağlayarak bu sorunu çözmüşler. Petra'da at gibi koşabilen develeri gördükten sonra bu develer bana, kırmızı halının üzerinde defile yapıyorlarmış gibi geldi. Fakat her coğrafyada farklı biçimde hayvancıkların bu insanlardan çektikleri bitmiyor.  

Çölde başrolde her zaman develer var. Bazen de dinlenmek lazım elbette...

Vadiye İpek gibi serilmiş yumuşacık kumlarda yürümek, kum tepelerine tırmanmak ve tepeden aşağıya koşarak inmek, molalarda bedevi çadırlarında çay içmek, Khazali Kanyonunda duvarlara kazınmış olan insan ve hayvan tasvirlerini incelemek, kanyonun çıkışında, süzülen suların kumlardaki renk değişiminin yansımasını hayranlıkla izlemek, az da olsa bedevilerin yüzlerce yıldır değiştirmedikleri hayat tarzlarını gözlemlemenin dayanılmaz hafifliği, gezgin ruhumu taçlandırdı diyebilirim. Burada kum fırtınasına tutulmadık, fakat azıcık bir rüzgârda bile kumların nasıl havaya savrulduğuna şahit olduk. Bu yüzden çölün çevresinde bulunan birkaç yerleşimdeki tek katlı binalar kum fırtınalarına karşı dayanıklı olsunlar diye bahçe duvarlarını ev yüksekliğinde yapmışlar. Yine bu yerleşim yerlerinde bir kadın dahi görmedim desem doğru söylemiş olurum. Ürdün'de yol boyunca ve bedevi yerleşimlerinde tek ya da 2 katlı evlerin neredeyse, tamamının çatısı yok, filiz demirleri de açıkta. Sanki sonradan üzerine kat çıkılacakmış gibi. Bu durum ilgimizi çekti. 

Çölde rastlayabileceğiniz yerlerden birisi olan Bedevi yerleşimi. Kum fırtınasına karşı duvarlar yapılmış...

Avrupa'nın en önemli paraşütle atlama merkezinden gelen sporcuları ve bu alanın dünya şampiyonu  Ferre yaklaşık 4 bin metreden Vadi Rum'a serbest atlayış yapmışlar ve demişler ki; "sanki ayın yüzeyine atlıyormuşuz gibi bir his yaşadık". Biz de bu ay yüzlü,  kınalı saçlı, yıldız gözleriyle ışıldayan sıra dışı coğrafyayı arkamızda bırakarak Lut gölüne rotayı çevirdik bile. Lut gölü yollarında manzaralar değişiyor ve ara sırada olsa yeşilliği, seraları bize sunuyor. Yine sık sık kasisler bizi zorluyor. Yollarda yerel fırın gördüğümüzde duruyoruz, çok lezzetli hamur işleri, harika pişmiş yufkaları var, bizimkinden daha esmer ve yumuşak. Bu yufka ekmekleri hiç kaçırmıyoruz, ülkemize dönerken bile bavulumuza önce onları yerleştirdik. 

Lut Gölü bambaşka bir keyif veriyor insana. Konakladığımız daire ise gölün kenarında ve harika bir manzara sunuyor bizlere...

Lut gölünde dalgaya rağmen, batmadan gezginlerin meşhur pozunu bende verdim (Foto: Numan Şahin)...

Wadi Rum ile Göl arası 310 km. 4,5 saat süren yolculuğumuzdan sonra, oteller bölgesine varıyoruz. İsrail ve Ürdün sınırları arasında kalan bu göl, yeryüzünün en alçak noktasında bulunan dünyanın en tuzlu 3. gölü. Bu kadar tuzlu bir suda hiçbir canlı yaşayamadığından Ölü Deniz de deniyor. Lut Gölü'nün nasıl oluştuğuna dair çeşitli rivayetler dolaşmakta ve kutsal kitaplarda da Lut Kavmi'nin nasıl yok edildiği anlatılmakta. Bu ironi beni gülümsetiyor bir anlık. O zamanlar cezayla doğan çukur şimdi bu bölgenin en büyük şansı olmuş. Bir inanışa göre de, bundan 3700 yıl kadar önce Ürdün'e meteor veya kuyruklu yıldızın düşmesi sonucunda meydana gelen şiddetli patlamada her şey yok oluyor ve gölün sularının dolduğu 600 metrekare genişliğindeki çukur oluşuyor. Bitki örtüsü tamamen değişiyor burada. Yeşillikler, çiçekler, yollarda gördüğümüz zengin çeşitli meyve ve sebze seraları, bahçeleri, tezgâhları iç açıcı. Gölün kenarında oteller bölgesindeki site içindeki çok memnun kaldığımız dairemizde, hemen hazırlanıp göle ışınlanıyoruz. Gezi yazılarında hep imrendiğimiz 'gölün üzerinde gazete ya da kitap okuma' pozu verip bu anı belgeleyeceğiz.

Yol manzaraları...

Uçakta okuyup bitirdiğim, "Ahmet Arif/Cemal Süreyya'ya Mektuplar"  kitabını alarak, dalgalı göle giriyorum. Şubatın son günleri, ancak göl sıcak. Taşlı zemine, birde dalga eklenince epeyce zor oluyor gölün içinde yürümek. Yinede gezginlerin o meşhur pozunu vermeyi başarıyorum. Kendimi tüy gibi hafif hissederek, batmadan rahatlıkla kitabımı okuyabiliyorum. Ancak gözümüze, ağzımıza giren tuz sularının yakmasıyla, eve ışınlanıyorum, duşumu alıp, normal hayatıma geri dönüyorum. Sanırım sinüzit'ü olanlar 3 kere bu göle girsinler iyileşirler. 3 gün boyunca gölün tuzlu suları burun akıntımızın sürmesine etkisi oldu. Gezgin arkadaşım Tuba'nın 'küçük bir şişede Lut Gölü suyu istiyorum' dileğini tuzun rahatsızlık verici yanması yüzünden yerine getiremediğim için, ertesi gün tuzlardan arınmış bir şekilde, şişeye su doldurmak için göle tekrar gittiğimde; gölün büyüklüğünü, bitki örtüsünün güzelliğini, çiçeklerin kokusunu, sitenin havuzunu, tesislerinin zarafetini,  karşıdaki Batı Şeria'nın ne kadar yakın olduğu gibi ayrıntıları fark ediyorum. Burada gezginlerin mutlaka denediği, gölün içinden çıkan mineral açısından zengin siyah çamuru cildimize sürmeyi düşünmüyoruz, aklımızdan gitmeyen korona  yüzünden.
 
Ürdün'ün beşinci büyük şehri Madaba sokakları. Doğa, şubat ayında bile bölge halkına oldukça cömert davranmış....

Oteller bölgesinden, dağ yolundan, Ürdün'ün beşinci büyük şehri olan Madaba ya da Medeba'ya  45 dakikada varıyoruz. Ürdün'deki en yoğun Hıristiyan nüfusuna sahip bir yerleşim. Tarihi Bronz Çağı'na dek uzanan Madaba, dönem dönem Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenliği altına da  girmiş. Kısa bir süre kaldığımız kentte, yol boyunca Roma ve Bizans döneminden kalma çok sayıda tarihi kalıntıları ve mozaik yapılan atölyeleri ve dükkânları gördük. Madaba deniz seviyesinden oldukça yüksek bir yaylada konuşlanmış. Tarihi Kral Yolu ve Hz. Musa'nın kutsal topraklara yaptığı yolculuğun son durağı Nebo dağı da burada. Gezginlerin tavsiyesine uyarak, küçük sayılabilecek,  erken dönem Bizans mimari örneklerinden olan Saint George Ortodoks Kilisesinin zemininde; 6.yy.ait 25x5 m. boyutundaki mozaik haritayı görmek ve incelemek heyecan vericiydi.  Kutsal toprakların bilinen en eski mozaik haritası, antik Filistin ve Arabistan'ın bir kısmını, Mısır, Akdeniz ve Kudüs'ün işlendiği günümüze ulaşan en eski haritasının özgün hali, bugünkünden 3 kat daha büyük olduğu düşünülüyor. Haritanın kurtarılmış parçaları yinede günümüze kadar gelebilmiş. 

Lut Gölü çevresinde bir ağaç ve Madaba'da bir kum zanaatçısı...

Emine'nin tavsiyesiyle; dört saatlik kısa Madaba keşfimizde; kültürel farklılıkları gözlemlemek, fırınlarından pita ve lavaş ekmeği, lezzetli börek ve kurabiyelerinden almak, nohut ve sebzelerle yapılmış köfte falafel, humus yemek, mozaik ve yerel el sanatları dükkanlarını dolaşmak, renkli kumlardan şişelere isim yazdırmak, cami ve kiliselerin beraber dostça, kardeşçe gülümsediği sokaklarında huzurla güvenle yürümek bize gezinin bir sürprizi oldu. Ayrıca her konuda fiyatlar,  Ürdün'ün diğer turistik bölgelerine göre daha uygun. Amman'dan, Petra'dan 5 ürdün dinarına aldığımız bazı şeylerin aynısı burada 1 Ürdün dinarıydı. Bu yerleşimde daha çok vakit geçirmek isterdim. Buralardan ya da Amman havaalanı free shop'undan  cardomonlu (kakule) arap kahvesi, yarpuzlu çay, mozaik objeler, ilgi duyanlar için işlemeli yerel kıyafetler, kokulu sabunlar, üzüm, hurma veya şeker kamışından damıtılarak üretilen anasonlu içkileri arak alabilecekleriniz arasında. 

Saint George Ortodoks Kilisesindeki en eski mozaik harita detay parçası...

Madaba Saint George Ortodoks Kilisesi...

Kendimizi iyi hissettiğimiz, ortak kültürel dokular yakaladığımız bu ilginç coğrafyayı arkamızda bırakarak, Madaba'dan; Amman Kraliçe Aliye Havaalanına (bu ülkede birçok yere krallarının ya da kraliçelerin adı verilmiş) yaklaşık yarım saatte varıyoruz. Kiraladığımız aracı teslim ediyor ve maskelerimizi takıyoruz.
  
Madabalı mozaik zanaatçısı ve yerel el sanatları...

Bu gezi yazılarımı evde karantina günlerinde yazdım. Korona dünyayı bu kadar sarmalamışken, hayatımızı korona esir almışken; Ürdün'de kalabalıklarda, uçaklarda virüsten kendimizi koruyabilmişiz diyerek, şükrediyorum. Bu gezi yazım vesilesi ile tüm sağlık çalışanlarına sağlık emekçilerine binlerce teşekkür ve minnet duygularımı iletiyorum. Dileğim ülkemizin bu virüsten en az zararla kurtulması.

Seyahatle kalın...

Çölde gün batımı eşliğinde görüşmek üzere...












 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.