İran epeydir gitmek istediğim yerlerden biriydi. Farsça şarkılar, İran filmleri, şairleri, tarihi, zengin kültürel mirası ilgimi çekiyordu. 5-15 Haziran tarihlerinde merak ettiğimiz bu coğrafyaya biraz tedirgince gittik. Onların İslam devrimi dedikleri bizim için teokratik bir devlet olan rejime değil ve fakat bu kadim kültüre hayranlığımız çoktu. Hoy, Tebriz, Tahran, Kaşan, Abyane Köyü, İsfahan, Meybod, Yezd, Rey, Kum, Şiraz kentlerini kapsayan kapsamlı bir tarih ve kültür gezisi yaptık. Tedirginliğimiz, bu çok kültürlü, çok katmanlı, birkaç dilli, İbrahimi dinleri ve Zerdüşlük resmi dinleri olan bu coğrafyada biraz şaşkınlığa dönüştü. Part, Med, Pers, Ahameniş, Helenistik dönem, Sasani, Emeviler, Abbasi, Selçuklular, İlhanlılar, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar Hanedanı, Kaçarlar, Pehlevi Hanedanı gibi birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Bu izleri takip ederek keşfettiğim İran, unutulmazlarım arasında yerini aldı. Bazı gezilerimden sonra o coğrafya bana ilham verir ve bende bıraktığı izlenimlerden yola çıkarak resimler yaparım. İran gezimden sonra da resimler yaptım.
Gezimizin 8. gününde sabahın altısında İsrail'in İran'a saldırdığını öğrenince, 18 kişilik grubumuzla ertesi gün ayrılacağımız otelden ayrılıp otobüsümüzle (Tebriz havalimanı bombalandığı için) yollara düştük. O günkü programda Nakş-ı Rüstem ve Persepolis antik şehri vardı. Hepimizin Persepolis'i görme arzusu suya düşmüştü. Telaş, şaşkınlık ve karmaşık duygular içinde olsak ta, grubumuzun ortak kararıyla bu müstesna yerleri görmeye karar verdik. Yolumuzun üzerinde önce Nakş-ı Rüstem'i gezerek, sonrasında Persepolis'te gözlem ve fotoğraf çekimleri yaparken yapılan anonsta, bomba atılacağı ihtimali olduğundan kenti hızlıca boşaltmamız istendi. Zaten biz Persepolis'ten ayrıldıktan kısa bir süre sonra Şiraz'ın kritik bölgesinin bombalandığını duyduk. Yine karmaşık duygular içinde otobüsümüze bindik, artık acil ihtiyaç ve yemek molaları dışında hiçbir yere sapmadan yola koyulduk. İran halkına sabır ve cesaret dileklerimizle, emperyalistlere kızgın duygularımızla zorlu bir yolculukla ülkemize döndük. Bu kadim topraklarda yaşayan insanların savaşın ortasında bıraktığımız hissiyatıyla, ülkemize adeta kaçtık. Bu kadim ülke hem kendi içinde hem de emperyalistlerin gölgesinde ve kıskacında hâlâ...Umarım İran halkı emperyalistlerin gölgesini rejimin baskısını savuracaktır.
İzlenimlerimden en önemlisi; 46 yıldır başlarında muhalefet ettikleri molla rejimi, Irak'la 8 yıl süren savaş, depremler, vb. bu zengin kültürü yok edememiş olmasıydı. Bu sıra dışı seyahatimizin son 2 gününde üzüntümüz, savaşı başlatanlara kızgınlığımız korkudan fazlaydı. Belki de cesaretimizin nedeni bu kaotik durumlara alışkın olan İran halkının normal hayatına devam ediyor olmasıydı. 6 aylık harika Leyla bebeğin de olduğu 18 kişilik grubumuzda bedenen rahatsızlık vb. yaşamadık. 36 saatlik zorlu yolculuğumuzda şu dersi çıkardım: Zihnimizin odaklandığı "ülkemize dönüyoruz" duygusuyla metanetimizi koruduk. Böylesi kaotik bir yolculukta baştan beri uyumlu olan grubumuzdan da sağlık vb. şikâyette duymadık. İçinde bulunduğumuz ortama uyum sağlamak, bedenimizi kontrol etme dürtüsü ağır bastı. Onları savaşın ortasında bırakarak ülkemize dönmek hüzün vericiydi. Korkmak onlara haksızlık olurdu. İran'da çokça gezdik, keşfettik, çokça fotoğraf çektik. Bu kadim şehrin güzelliklerini paylaşmadan olmazdı. Tüm kalbimle diliyorum: Bu savaşta İran halkına ve hayranlık verici mimari dokusuna zarar gelmez. Emperyalistlerde aklını başına toplar.
İran'ı anlatmasam olmazdı. İnternetten araştırarak seçtiğimiz Van'dan bir turla eşim ve üç arkadaşımla Van'dan Kapıköy sınır kapısına (90km) vardık. Amerikaya gidecekler için vizede İran giriş çıkış damgaları olmaması gerekçesiyle Türkiye pasaport polisinden aldığımız formu doldurup pasaportlarımıza mühür vurulmadan İran tarafına geçtik. İran'dan çıkarken de aynı forma mühür basıldı. Zaten turumuz bize 30 maddelik öneri ve uyarılar bilgilerini içeren bir gönderi iletmişti. İran gezimize hazırdık. Turistler için uygun fiyata turist sim katlarımız da hazırdı.
İran Razi sınır kapısında bizi bekleyen rehberimiz Ehsan ile Hoy bölgesine geçiyoruz. Hoy'da Şems-i Tebriz'inin kabrini ziyaret ediyoruz. Şairin kabrinde sevdiğim bir şiirini okuyorum yüksek sesle. Rehberimiz de Şemsiden şiir okuyor Farsça ve Türkçesini söylüyor sonrasında. Aklımda kalanlardan: "Allah sadece kalbi verir. İçini sen doldurursun. Allah'ın sırrı sensin, kalbine yolculuk et."
Hoy'dan 150km sonra Tebriz'deyiz. Bu Azeri şehrinin 5000 yıllık olduğunu açıklıyor rehberimiz. 2018 yılında İslam Kültür Başkenti seçilmiş. Nüfusunun yüzde 99'unu Azeri Türklerin oluşturduğu bir şehir. İran'da 80 milyonun neredeyse yarısı Azeri Türkü. Herkes Türkçe konuşuyor burada. Türk dizilerini izledikleri için Türkçeleri bizim gibi. Zaten birbirimizden farkımız yok. Gezimiz de ara sıra İran liginin Traktör takımına göndermeler oluyordu. 1970 yılında İran'ın Tebriz kentinde kurulan Traktör Spor Kulübü, adını sponsorluğunu üstlenen ülkenin en büyük traktör fabrikasından almış. Taraftarları çok, fanları daha çok. Tractor, Tebriz merkezli bir kulüp olmasından dolayı hem taraftar kitlesi hem de takım yönetimi genel olarak Azerbaycan Türklerinden oluşmakta. Bulunduğu bölgenin demografisi tarafından şekillenen takım kültürü sonucunda Tractor, İran'da yaşayan Azerbaycan Türklerinin gayri resmi temsilcisi durumuna gelmiş. Yani bu durumda bir futbol takımından fazlasını yapıyor.
El Gölü (Şah Gölü) Parkındayız. Bu büyük park, Kaçar hanedanlığı devrinde bir yazlık saray olarak kullanılmış. İçinde 12 metre derinliğinde bir su havuzu, saray ve güzel heykeller var. Piknik yapanlar, spor yapanlar, yürüyenler, müzik dinleyip dinlenenler dostça selamlıyor bizi.
Şiirlerini hem Azerice hem de Farsça yazan İran Azeri'si şair Muhammed Hüseyin Şehriyarın da kabrinin bulunduğu Şairler Kabristanını geziyoruz. Tebrizli halk şairleri, Şairler Mezarlığı'nın bahçesinde akşam üzerleri toplanıp şiir ve şarkılarını okuyarak 410 şairin mezarının yanı başında onların hatırasını yaşatmaya ve yeni şiirler üretmeye devam ediyorlar. İran da şiire ve şairlere verilen önem birçok bölgede karşımıza çıkıyor.
Tebriz gezisinde bolca fotoğraflarla belgelediğimiz Eski Cuma Camisini hayranlıkla inceledik. Ayrılmak zor oldu. Burası Tebriz Meşrutiyet Binası ve Tebriz Kapalı Çarşısı'nın karşısında. Aslen Tebriz Çarşısı'nın müştemilatı ve ona bağlı bir camii olarak düşünülmüş. Sonrasında Gök Mescidi camisindeyiz. Bu camii 1465 yılında Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah tarafından yaptırılmış. 1467'de Cihan Şah'ın ölümü üzerine caminin yarım kalan inşasını Akkoyunlular yaptırmış. Gök Mescit çinileriyle ünlü ve Tebriz'deki en önemli tarihi kalıntılardan. Onu süsleyen çinilerinin renginden dolayı yapıya Gök Mescit denilmiş. Çinicilik sanatındaki çeşitlilik ve inceliği, renklerinin uyumu onun "İslam Firuzesi" şeklinde tanınmasına sebep olmuş. Süreç içinde İran'daki olan depremlerden bu camide nasibini almış, muhteşem çinilerin birçoğu ve kümbetleri dökülmüş. Günümüzde bu binadan sadece giriş kapısı ve birkaç sütun kalıntısından ve bazı bölümlerinin çinileri kalmış Tebriz'in Gök Mescidi ya da Cihan Şah mescidi İran'ın mimari konusunda en değerli kalıntılarından sayılıyor...
Tebriz Kalesinin (Ark Kalesi) hikâyesiyle beraber seyrediyoruz. Sonra UNESCO tarafından dünyanın en büyük çarşılarından biri ilan edilerek dünya miras listesine alınmış olan Tebriz Kapalı Çarşısındayız. Başlangıçta bu çarşı tarihi İpek yolu üzerinde bir Pazar olarak kurulmuş. Sonrasında dev kubbeleri, tuğla örgülü estetik yüksek kemerleri, eşsiz süslemeleriyle İslam mimarisinin şaheserlerinden biri olmuş. 7 km.ye ulaşan çarşı da neler yok ki. 20 kervansaray, binlerce dükkân, çeşitli el sanatlarından mağazalar, mescitler, medreseler var. Sadece bu çarşı için bile Tebriz'e gelinir. Halı ve kilimlerin özgünlüğü, çeşitliliği, soyut bezemelerin yanı sıra, İran kültürüne ait sembolleri içeren figürlü halılarına bayıldım. Acem halısı olarak da bilinen İran halıları, dünyada kabul gören en kıymetli halılardan. Halıların dokunuşu, şekilleri, renkleri, vb. görünüşlerinden farklı yörelere ait olduklarını anlıyorsunuz. Alışverişler kredi kartı ile olmuyor, bazen dolar geçiyor, TL daha değerli riyale göre. Türk parasıyla riyal almak için döviz yerleri mevcut. Bu işlemleri bizim rehberimiz çözümledi. Büyük boy ipek halıların gümrükte kontrolü yapılıyor. Bizler 3, 5 metre karelik halı ve kilimlerimizi gümrükten sorunsuz geçirebildik. Akşam otelimizden Ankara'dan komşumuz olan İranlı arkadaşlarımızı arıyor ve buluşuyoruz. Çok güzel bir semtte 3 katlı villanın avlusundan meyve ağaçları arasından geçiyoruz. Çağdaş ve gelenekselliğin buluştuğu özgün bir İran evindeyiz. Komşularımız bizi çok güzel ağırlıyor. İran gezimizde bu güzel karşılaşma bizi mutlu etti. Yok birbirimizden farkımız.
Küçük 'İran Air Tours' uçağıyla Tahran'a geçiyoruz. Otobüsle biraz şehir turundan sonra Tophane Sokağı, meydanında geziyoruz. Hasanabad Meydanı da çok güzel. Meşhur Azadi (Özgürlük Kulesi) Meydanı rotamız. Pers İmparatorluğu'nun 2500. Yılı anısına 1971 yılında inşa edilen kule, zamanla İran halkının en önemli yapılardan biri. Özgürlük Meydanı, ülkede bitmeyen birçok toplumsal olaylar ev sahipliği yapmış, hâlâ da yapıyor. Meydan İran devrimi sırasında Ş.R. Pehlevi yönetimine karşı yapılan gösterilerde sert çatışmalara sahne olmuş. Devrim sonrası, hatta günümüzdeki rejime karşı eylemlere de mekân olmuş. Dünyada böylesi meydanların dili olsa neler anlatır neler! Çevresiyle, özgünlüğüyle, anlamıyla, sanatsal görüntüsüyle, mühendislik ve mimari özellikleriyle bu görkemli Meydan ve kulesi alkışı hak ediyor.
Tahran'a şaşırdım. Çok kalabalık, İstanbul'dan bile nüfusu fazla. Trafik karmaşık. Arabadan çok motosikletliler var. Yarısı da bakımsız ve eski motosikletler. Kurallara pek uymuyorlar. Her yerden kuralsız bir şekilde fırlıyorlar. Burada sanırım motosiklet kazaları fazladır. O kadar sıkışık bir trafik ki sanki motosikletliler arabaları iterek sürüyorlar. Ayrıca merkezde bağıran çağıran sokak satıcılarına, davul zurna vd. müzik yapanlarla, kalabalık kozmopolit ortamda bulunmaktan şaşkınlık içindeyiz. Bunun yanı sıra Tahran'ın öyle lüks semtleri de var ki (Lavasan gibi) şaşırmamak elde değil bu sınıfsal farklılığa. Tahran geceleri de çok hareketli. Biz Babhoyaman Meydanında modern kıyafetli erkeklerden oluşan İranlı sokak müzisyenlerin gösterisine denk geldik. Kalabalık kafelerde oturanlar ve ayakta izleyenler sadece alkış tutuyorlardı. Hatta bizim Türk grubu olduğumuzu görünce Türkçe hareketli şarkılar çaldılar. Refleks olarak oynamaya başlayacaktık ki, ortamda kimse dans etmediği için, bize de sadece alkışlamamız telkin edildi! İran'da neredeyse para yerine kredi kartı geçerli olduğu için, bu sokak müzisyenlerinin önünde grubun önceden hazırladığı post cihazına kartla bağış yapıyorlardı.
Meşhur Gülistan sarayındayız. Günümüzde Gülistan Sarayı kompleksi, çoğunlukla müze olarak kullanılan sekiz önemli saray yapısından ve aynı adı taşıyan bahçelerden oluşmakta. Eski İran el sanatları ve mimarisinin batı etkileriyle başarılı bir şekilde bütünleşmesini temsil eden bu saray muhteşem. Anıtsal sanatlarda, mimari düzende ve yapı teknolojisinde doğu-batı sentezinin müstesna bir örneği olarak kabul ediliyor. Hele o aynakârî (ayna işi) tekniğiyle bezenmiş ışıl ışıl odalar, salonlar bir harika. Zaten İran'da el sanatları çok gelişmiş. İran'ın çini sanatı ustaları aranan ustalarmış. Hatem işi, muarrak sanatı, telkâri, kalemzeni, mine sanatı her yerde karşımıza çıkıyor. İran'da neredeyse 50 yıl hükümdarlığını sürdüren 4. Kaçar şahı Nasıreddin'in Gülistan Sarayında her yerde izleri var. Kültürel anlamda teknik olarak yeniliklerin çoğunu onun getirdiği, fotoğrafları bile kendisinin çektiği (ailesinin ilk selfi fotoğrafını aynadan çektiği), ayrıca 100'den fazla kadınla dolu haremi olduğu, Avrupa'yı ziyaret eden ilk modern İran hükümdarı olarak yerini almış. Persçe, Almanca, Fransızca ve Felemenkçe dillerini biliyormuş. Ayrıca bu Müze sarayda kaç bin yıllık eski İran belgesel fotoğraflarının da yer aldığı bir fotoğraf sergisine rast gelmek bizim için sürpriz oldu. Bolca Nasıreddin Şahın çektiği fotoğraflar da vardı.
Sonrasında İran (Arkeoloji Müzesi) Ulusal Milli Müzesini geziyoruz. Binanın görkemli eyvanı, zarif tuğla işçiliği ve içerideki eserler harika bir uyum oluşturmuş. 1937 yılında o zamanki şah Rıza Pehlevi'nin isteği üzerine mimar Andre Godard tarafından yapılmış. Ulusal müze iki ayrı binadan oluşuyor. Eski binanın birinci katında tarih öncesi buluntuları, arkeolojik buluntular ve kütüphane bulunurken, ikinci katında konferans salonu ve geçici sergiler için ayrılmış bir mekân var. İslami döneme ayrılan bölüm, bitişik binadaki yeni beyaz binada yer alıyor. Alt katında İslam öncesi, üst katında İslam sonrası eserler sergileniyor. Arkeoloji Müzesinde sergilenen objeler, tarih öncesi dönem, Elam dönemi, Ahameniş dönemi, Part dönemi ve İslami dönem dâhil olmak üzere İran tarihinin farklı dönemlerine ait çok sayıda antik eserleri kapsıyor. Bu özgün müzeleri görmekten çok mutlu oldum. Ancak Tahran Çağdaş sanat Müzesini görememek bir eksiklik oldu benim için. Bu merakımı müzeyi dijital ortamda izleyerek giderdim. Akşam müzikli lokantada geleneksel nefis İran lezzetleriyle Tahran gezimizi taçlandırdık. İran'da bu enfes lezzetlerin fiyatları ülkemizin yarı fiyatı diyebilirim. Gittiğimiz lokantaların çoğunda yerel müzisyenlerin olduğu canlı müzik vardı.
Tahran'ın yanı başı Rey şehri aynı zamanda Selçuklu İmparatorluğu'nun başkenti olmasıyla ünlü. Selçuklu dönemine dek İran'ın en önemli tıp ve bilim merkezlerinden biri olmuş. Nizam'ul Mülk'ün emirleriyle eğitim için yapılan yeniliklerin başladığı ve en önemli gelişmelerin yaşandığı kent. Rey şehrinde görülmesi gereken en önemli eser Tuğrul Kulesi ya da Tuğrul Burcu adıyla anılan anıt mezar. Tuğrul Kulesi, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kurucusu Tuğrul Bey'in ölümünden sonra 1140 yılında yapılmış. O günden bugüne birçok deprem, savaş ve yağma görmüş ve fakat dimdik ayakta duruyor. Kulenin görevlisi Kanberi Bey, İran-Irak Savaşı'nda yaralanmış. Gazi olduğu için devlet ona bu görevi vermiş. Bizi çok içten misafir ederek burayla ilgili engin bilgilerini paylaşıyor. Girişte bulunan küçük havuzda süs balıkları ve saksı çiçekleri yetiştirmiş. Arka bahçe güller, ağaçlarla adeta bir saklı cennet. Kule, aynı zamanda bir güneş saati olarak tasarlanmış. Mimari açıdan birçok özelliklere sahip. Hatta kulenin ön tarafı ağzını açmış bir aslan yüzünü çağrıştırıyor ve bu çağrışım bilerek yapılmış.
Kum şehrindeyiz. Kısa bir şehir gezisinden sonra burada bir AVM de mola veriyoruz. İran'a has hediyeliklerin de satıldığı bir yer. Kum şehri dini ve siyasi kadrolarının yetiştirildiği yer. Bundan ötürü bu şehre Mollalar Şehri yahut Ayetullahlar Şehri de deniliyor. Başımızdaki örtüler farkında olmadan bazen omzumuza düştüğünde AVM görevlisi örtüyü başımıza takmamız için uyarıyor. İran da gençlerin çoğunun başları açık. Kaykaylarıyla sokaklarda, caddelerde. Kıyafet kuralı ihlali nedeniyle 2022 de Mahsa Emini'nin emniyette ölümünün ardından günlerce süren ayaklanmalardan sonra kurallar daha da gevşemiş resmi olmasa da.
En eski şehirlerden birisi olan Kaşan'da UNESCO dünya miras Listesi'nde yer alan Tabatabaei Evleri, Boroujerdi Evleri ve Fin Bahçelerini geziyoruz. Hikâyeleri de çok ilgi çekici. Gezi yazımın uzun olmaması için bu güzel hikayeleri anlatamıyorum. Merak edenler internetten inceleyebilirler. Evlerin içi, dışı, bahçeleri, süslemeleri, vitrayları, mimari yapısı, bezemeleri çok etkileyici. Fin Bahçesi de harika, çölde bir vaha gibi. Tavan ve duvar resimleriyle çok dikkat çeken Kaçarlar dönemine ait bu köşke: Tarihi Kraliyet Hamamı, Ulusal Müze, Kraliyet Odası gibi sonradan eklenen bölümler de bu mekâna ayrı bir zenginlik katıyor.
Haberlerde sıkça duyduğumuz İran'daki tek nükleer tesisin yakınından geçerek ana yoldan ayrılıp, Natanz ilçesine bağlı antik bir köy olan Abyane köyündeyiz. M.S. 7. Yüzyıl'da İran topraklarında Arap akınları başlayınca Zerdüştlerin bir kısmı bu vadiye kaçarak bir dizi köy kurmuşlar. Huzur, sakinlik, özgünlük, asimile olmamış bir kültür, naif insanlar. Bayıldım. Unutulmazlarım arasında yer aldı şimdiden. Bu köyde birkaç gün kalmak isterdim. Bu güzelliği unutmamak için köyün geleneksel el sanatlarından birisi olan üzerlik tohumundan yapılmış büyükçe bir nazarlık aldım, evime de astım. Ulaşılması zor bu köy belki de bu nedenle dinlerini, dillerini ve geleneklerini koruyarak yaşamayı başarmışlar. Köyün yaşlıları kendi aralarında Sasaniler döneminin dili olan Pehlevice'ye yakın bir dil konuşuyorlarmış. Evlerde doğal gaz var. Yakında internet de gelecekmiş. Kırmızı merdivenli kemerli dar sokakları, meyve bahçeleri ve kırmızı kerpiç kaplı evleri, çoğunlukla iki katlı balkonlu geleneksel mimarisini de korudukları bu köyde çok az kişi yaşıyormuş. Kadınlar çiçekli başörtüler takıyorlar. Pileli kısa eteklerinin altına siyah kalın çorap giyiyorlar. Erkekler parlak dökümlü saten bir kumaştan neredeyse uzun etek gibi bol paçalı pantolon (şimdilerde bizde moda olan) giyiyorlar. Köyün banklarında kadın erkek yan yana sohbet edip turistlerle konuşuyorlar. Köy halkı 90 yaşında ölenler için erken gitti diyorlar. Köy başlı başına bir tez konusu olur. Köy 2007 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alıyor.
İran'ın 3.büyük şehri olan ve merak ettiğim İsfahan'dayız. Bu eyalette daha çok Farslar yaşıyor. Şehri gezerken torpilli bir şehir olduğunu hemen fark ediyorum. Yatırımların çoğu bu şehre yapılmış. İnsanlar mutlu görünüyor. Enerjisi bol bir şehir. Unesco dünya miraslar listesine alınmış olan Nakş-ı Cihan meydanındayız. Hatta dünyanın resminin meydanı ya da Şah'ın Meydanı, İmam Meydanı da deniliyor. Dünyanın en görkemli kamusal alanlarından biri. İsfahan ve Pers mimarisinin ihtişamının bir kanıtı. Safevi hanedanlığı döneminde inşa edilen bu meydan, insanoğlunun engin yaratıcılığının bir sembolü sanki. Süreç içinde eklemeler yapılarak genişletilmiş. Mescit, saray, kapalı çarşı, çok büyük bir havuz, ağaçlar, yeşil alanlarla çevrelenmiş dikdörtgen bir mekân. Bu meydanın 89.600 metrekare olduğu yazıyor Wikipedia'da. Sanki bir açık hava müzesi. Aklınıza ne gelirse var bu meydanda. Etrafını saran dükkanlarda el sanatlarının çeşitliliğini yazsam bu sayfalara sığmaz. Meydan kafeler, restoranlar ve mağazalarla çevrili. Sokak sanatçıları, müzisyenleri, oynayan çocukları, spor yapan gençleri, piknik yapan aileleri görüyorum. Zaten İran halkının vazgeçilmezi piknik yapmak. Kaldırımlarda bile sıra sıra piknik yapıyorlar. Mangal kültürü kesinlikle yok.
Meydanda bulunan Safevi Hanedanından kalma Âli Gapu Sarayı, Şeyh Lütfullah Camii, Şah Camii hepsi birbirinden özgün, işlemeli, bezemeli harika mimari yapılar. Bakmalara doyamadık. İran da beni etkileyen, gezdiğimiz yerlerdeki temizlikti. Binlerce kişinin olduğu bu meydandaki temizlikte ilham kaynağı ve hayranlık verici. Nasıl başarıyorlar bilemiyorum. Meydanın yanında UNESCO'nun dünya miraslar listesinde ve İsfahan'ın en büyük camisi olan Mescid-i Cuma'yı ziyaret ediyoruz. Fars mimarisi ve İslam sanatının canlı bir sembolü. 771'den 20.yy. sonuna kadar bu camide ilaveler, yenilemeler eklenerek inşaat sürmüş, 8.yy'da inşa edilen ve yanıp kül olan cami 11.yy. yeniden inşa edilmiş. Selçuklulardan Safevilere kadar her dönem kendine özgü bir iz bırakmış. 4 eyvanlı girişleri avluları, kubbeleri ve muhteşem tonozlu salonları boyunca attığımız her adım bizi tarihin katmanlarına götürüyor. Burada da olduğu gibi, İran'daki çoğu mimari yapılarda yenileme çalışmalarının devam ettiğini gözlemledim. İsfahan'ın gecelerinin de hareketi bol. Herkes sokaklarda. Zayende nehri boyunca yürüyoruz. İsfahan'da bulunan 11 köprüden biri olan ve 297 metre uzunluğundaki 33 gözlü kemerli köprü Allahverdi Han Köprüsü (Sİ-o-se Pol) harika. Köprüden aşağıya baktığımızda suların yerinde yeller esiyor. Bu durumda bu görkemli köprü şehrin olmayan ırmağının iki yakasını birbirine bağlıyor. Müzikle eğlenen gençler, aileler, turistlerle dolup taşan devasa köprü ışıklandırmasıyla beraber büyülü ve etkileyici bir atmosfer yaratmış. Bin bir gece masallarındayız sanki.
İran da konaklama başarılı. Alkol yasak, alkolsüz birayı merak ettik ve denedik. Nötr bir tadı vardı. Kamusal alanlar dışında isteyenler alkolü gizli tüketiyormuş. Zengin kahvaltımızı yaptıktan sonra şehrin kalbi olarak anılan Çehel Sütun Sarayına gidiyoruz. Safevi Şahı 1.Abbas tarafından içinde 20 ayaklı ince ahşap sütunu ve sütunların sudaki 20 adet siluetiyle 40 ayaklı görünen ve adını bundan alan bu saray botanik bahçeler kompleksinin bir parçası olarak inşa ettirilmiş. Zaten Pers kültüründe kırk sayısının zenginlik, maneviyat ve uzun ömürlülük açısından özel bir önemi varmış. Sarayın iç kısmındaki odalar ve salonlarda bulunan Pers mitolojisinin, tarihi savaşların ve güç gösterilerinin tüm yönlerini kapsayan freskler, duvar resimleri ve fayanslar muhteşem.
Büyük Selçuklu hükümdarlarına 52 yıla yakın süre hizmet eden, ömrünün 20 yılını vezirlikle geçiren Nizâmülmülk ile Sultan Melikşah ve eşi Terken Hatunun kabirleri asırlardır aynı aile tarafından korunuyor. Nizâmülmülk adını taşıyan kenar mahalledeki bir sokakta yer alan bu sade mezarları görmek güzeldi. Aslında İran gezimizde gördüğümüz birçok mekânda atalarımızın da izleri var. Akşam geçmişi 1700'lü yıllara dayanan, restore edilmiş geçmişin zengin bir mimari mirasını sergileyen bir kervansaray olan görülmeye değer Abbasi Otel'in bahçesinde safranlı ve nişastalı tel şehriyeli erişteli özgün ve lezzetli bir (faloodeh) İran dondurması yedik.
İslam öncesi döneme ait önemli eserlerin bulunduğu Meybod şehrini geziyoruz. Narin Kalesi, ilgimi çeken Güvercin Kulesi, Su sarnıcı, Tarihi Meybod kervansarayı gezimizden sonra, Yezd şehrine varıyoruz. İpek ve Baharat Yolları üzerinde olması ile her zaman bir ticaret şehri olmuş. Burada eski çağlarda buzdolabı olarak kullanılan kerpiç evleri inceliyoruz. Emir Çakmak Meydanı, Mescid-i Cuma Camii, eski mahalleleri, rüzgâr kuleleri yani "badgir" denen rüzgâr kapanları da ilginç. Dar sokakları, binaları, türbeleri bir film platosunu andırıyor, özellikle gece ışıklandırmasıyla farklı bir atmosfer sunuyor. Bisiklet kullanımı yaygın. Özellikle devletin resmi dinlerinden birisi olan Zerdüştlüğün 'Ataş Behram Zerdüşt Tapınağı'ndayız. Ateş 1500 yıldır sönmeden yanıyor. Zerdüşt inancında saflığı ve gerçeği temsil eden ateş kutsal. Her törende bulunurmuş ve Tanrı'nın ışığı Ahura Mazda'yı sembolize ediyor. İlk tek tanrılı din olan Zerdüştlüğün felsefesi" iyi düşünelim iyi konuşalım iyi davranalım" etrafında şekilleniyor. Tapınağın yanında Zerdüştlüğü fotoğraf, belge vb. dokümanlarla açıklayan bir müze var. Sonrasında gezdiğimiz Sessizlik Kuleleri (Dahme) Zerdüştlerin ölüm ritüellerini yaptıkları bir yer. İnternetten bulduğum, Sessizlik Kulelerini ayrıntılı anlatan bir gezgin yazısı:https://gezekalin.com/2022/07/11/tum-cekincelerinizi-bir-kenara-birakin-iran-gezi-yazisi-yezd-ates-tapinagi-ve-sessizlik-kuleleri/
Çok eski bir gelenek olan zorhane (zurkhaneh) geleneksel İran jimnastiği. Bu spor çoğu şehirde halen aktif olarak bulunmakta. İran'da antik bir spor dalı olarak tescil edilen zorhane, UNESCO tarafından 2010'da "İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası" listesine alınmış. Yezd'de şimdilerin spor salonu gibi olan zorhane de geleneksel enstrümanların ve müziğinin eşliğinde, çokça güç gerektiren zincirli aletler, geleneksel dambıl ve halter aletleri gibi spor aparatlarıyla şölen havasında bu gösteriyi izliyoruz.
Eski İran'da Şiraz güzelliği, bağları, gülleri, bahçeleri ile dillere destan bir şehirmiş. Meşhur şair Hafız, Şirazlı olduğu için, Hafız-ı Şirazî diye anılıyor. Onun ve zarif şiirsel türbesindeyiz Şiirleri, gündelik sohbetlerden felsefi düşüncelere, düğünlerden cenazelere kadar günlük İran yaşamında içselleştirilmiş. İran halkıyla bütünleşmiş bir şair olduğu buradaki kalabalıktan belli oluyor. Şiraz şairlerin, şiirin şehri desem doğru söylemiş olurum. Yahya Kemalin belleğimde ezberi olan "Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış; Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle." diye yazdığı şiiri dudaklarımdan dökülüyor. Yahya Kemal İran'a gitmemiş olsa da Hafız-ı Şiraziyi şairler içinde müstesna bir yerde görmesinden olacak ki bu şiiri yazmış.
Ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiarostami Hafız-ı Sadi Şirazinin şiirinden bestelenen 'Nobahari' şarkısını müzisyen Solmaz Naragi'den istemiş. Hasta yatağında son isteği olan bu şarkıyı dinleyen usta yönetmenin gözyaşlarına hâkim olamadığı video benim de gözlerimi doldurdu. Instagram'da izlediğim bu video benim bu gezi yazım için bilgisayarımın başına oturmamı sağladı. Mohsen Namjo'dan özellikle nobahari, zolf, ey sereban vd. dinlemekten bıkmam. Mohsen Namjo'nun konser biletini iki kez alabildiğim Ankara konseri iptal edildi. Umarım bu yetkin müzisyen üçümcü kez Ankara'ya gelir ve konseri iptal edilmez. 1970'lerin sevilen şarkıcısı Googoosh hala şarkılarıyla İranlıların gönlünde taht kurmuş. Viguen Derderian, Ebi (Ebrahim Hamedi) daha birçoğu. Sevilen bu şarkıcıların bazıları sürgünde ne yazık ki. Asırlara dayanan ozan külliyatını da sürdüren Azeri aşıklar da İran kültürünün incileri. Gittiğimiz lokantalar geleneksel sazlı sözlü canlı müzikliydi. İran geleneksel giysileriyle kadın ve erkeklerden oluşan sağır ve dilsizler korosu, konuklara şeflerinin yönlendirmesiyle çok başarılı bir canlı müzik ziyafeti çektiler. Zaten İran'da müzik antik Pers dönemine kadar uzanmakta.
Ali Ibn Hamza Türbesi Şiraz şehrinde bulunan tarihi bir türbe. Hazreti Muhammed'in kuzeni Ali İbn Hamza'dan almış. Türbenin 13. yüzyılda, İlhanlı hanedanı döneminde yapıldığı sanılmakta. Ali İbn Hamza'ya saygılarını sunmaya, bereket ve şifa aramaya gelen Şii Müslümanlar için önemli bir yer olarak kabul ediliyor. Türbenin dışı renkli çiniler ve hatlarla süslenmiş olup, duvarlarla çevrili bir avlu ve bahçelerle çevrili. İçi de çini işçiliği ve dekoratif ayna işleriyle aynı derecede etkileyici. Gece ışıklandırmasıyla daha da görsel bir şölene dönüşmüş. Şiraz kapısı dedikleri Kuran Kapısı, Kerim Han kalesi ve Şiraz Vekil Meydanı ve Çarşısı ve şehrin panoramik turunu tamamlıyoruz.
Sonrasında Şah Çerah Türbesindeyiz. 800'lü yıllarda Abbasiler tarafından öldürülen Şiilerin 8. imam Ali er-Rıza'nın kardeşleri Seyyid Emir Ahmed ile Mir Muhammed'in mezarlarının bulunduğu tarihi cami ve türbe. Seyyid Emir Ahmed'e verilen lakap olan Şah Çerağ "ışıklar şahı" anlamına geliyormuş. Kıyafetlerimiz İran'daki kurallara uygun olduğu halde burada bize yeniden her yerimizi kapatan görevlinin verdiği bir örtüyle girmemiz gerektiği söylendi. Çantalarımızı da ayrı bir dolaba koyarak bu mekâna girdik. Daha önce burada bir bombalı saldırı olduğunu okumuştum. Sayısız ayna ve cam parçaları (aynakari tekniği) kullanarak mozaik tekniğinde yapılan bu kompleks şaheserdeki yansımalar, ışık oyunları büyüleyici. İran'da iki günümüz daha var. Bu kadim coğrafyaya gelmekle ne iyi yapmışız. İran da neler alınır, unutmadan yazayım: İran halı ve kilimleri, geleneksel takılar, dericilik meşhur olduğu için deri objeler, ayakkabı terlik, kaşmir şallar, gül suyu, zerdeçal, safran, baharatlar, minyatür tablolar, çay, pirinç, Tebriz kurabiyesi, zereşk, hatem sanatıyla yapılmış satranç/kutu/tavla/ sehpa, bakır işleri, firuze takıları...
Ertesi gün 13 Haziran sabahı İsrail'in İran'ı bombaladığı haberiyle uyandık. Grubumuz otelin lobisinde toplanıp durum değerlendirmesinden hemen sonra, ülkeyi terk edip ülkemize dönmeye karar verildi. Tebriz hava limanı bombalandığı için, Kapıköy sınırına turumuzun otobüsüyle yola çıktık. Fakat aklımız Nakş-ı Rüstem ve Persepolis'te kaldığı için, grubumuzla konuşarak yol üzerindeki bu antik yerleri görmek için ortak karar verildi. Hızlıca Nakş-ı Rüstem de mola verdik. Bu antik site, ünlü mitoloji kahramanı Rüstem'i simgeleyen sembollerle dolu. Fars hükümdarlarına ait olduğuna inanılan bu yedi anıt kaya mezarı haç şeklindeki geometrik biçimlerin içine oyulmuş. Bu yüzden buraya Pers Haçları da diyorlar. Mezarlardan birisinin üzerinde açık şekilde I. Darius'a ait olduğunu yazıyor. Kaya mezarlarının altındaki Sasani oymaları nedeniyle bu sitenin adı "Rüstem'in Resmi" olarak anılmış. Bu rölyeflerdeki sembolize edilen figürler çok etkileyici. Bu antik site bence bir açık hava müzesi.
Çok merak ettiğim Persepolisteyiz. Çok heyecanlıyım. Burasıyla ilgili gelmeden önce dersime çalışmıştım. Sanal ortamda gördüklerimi dünya gözümle görecektim.1.Darius tarafından M.Ö.518'de kurulan Persepolis Pers İmparatorluğunun başkentliğini yapmış. Yalnızca bir kraliyet kompleksi değil, aynı zamanda Pers kültürünün, mimarisinin ve siyasi gücünün simgesi. UNESCO'ya göre Persepolis'in muhteşem harabeleri müstesna bir arkeolojik alan. Zaten bu şehir 1979 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilmiş bile. Persepolis'i rehberimizin anlatımları eşliğinde, merdivenlerine kadar giderek, kentin panoramasını inceliyoruz. Yüksek duvarlarla boylu boyunca dümdüz uzunca inşa edilmiş görkemli terasta yer alan yontma taş merdivenleri ve sütunları inceliyoruz. 2500 yıldır ayakta. Merdivenlerden içeri girmek üzereyken bomba atılacağı ihtimali üzerine kenti hızlıca terk etmemiz gerektiği anonsuyla Persepolis kentini keşfedemeden hayal kırıklığı içinde otobüsümüze dönüyoruz.
Deneyimli şoförümüz, rehberimiz ve tur şirketinin yönlendirdiği güzergâh eşliğinde, uzun yolculuğumuz boyunca (kendim için söyleyebilirim) hiç uyumadan gecenin kapkaranlığında ara sıra uzaklarda dağların ardından yansıyan alev topları, gökyüzünden gördüğümüz sıra sıra geçen füzeler eşliğinde nihayet Kapıköy sınırına ulaşıyoruz. Sınırda ortamın karmaşası telaşına aldırmadan şükür duygularımızla vatanımıza ayak basmanın mutluluğunu iliklerime kadar hissediyorum. Hayat sürprizlidir, hayatta her şey geçer, sürprizler de... Ama yaşadıklarımızdan öğrendiklerimiz hep bizimle kalır. Eğer bu yaşanılanlar yazıya dönüşürse belki başkalarına ilham olur.
Yazılarımın ilham olması dileğiyle, geze kalın.