Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Karadağ ::::: Kotor ::::: Karadağ'ın En Güzel Şehri: Kotor...        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Karadağ Kotor 01 Mayıs 2019 26 Haziran 2018
26 Haziran 2018
626 2 hakangeziyor 

 Karadağ'ın En Güzel Şehri: Kotor...
 (Gezi)

Bir haftalık Adriyatik gezimizin Karadağ ayağı devam ediyor. İlk gece Budva'da Tara Hotel'de kalmıştık. Sabah kahvaltımızı otelin zengin açık büfesinde tamamladıktan sonra 09.00'da yola çıktık. Bugünkü programımızın ilk durağı Karadağ'ın başka bir popüler noktası olan Kotor. Budva Kotor arasındaki mesafe yaklaşık 25 km ama yollar tek gidiş dönüşlü. Buna bir de yaz mevsiminin turistik kalabalığı eklenince bu mesafeyi katetmek neredeyse 45-50 dakika sürüyor. Rehberimiz Mustafa kısa yolculuk boyunca genel olarak Karadağ özelde de Kotor hakkında bilgiler vermeye devam ediyor. Kotor'da Skurda Nehrinin kenarında otobüsümüzden indiğimizde saatler tam 10.00'ı gösteriyordu. Rehberimiz Mustafa'nın turizm enformasyondan aldığı Türkçe haritalarımızı cebimize koyarak şehrin ana giriş noktası olan Batı Deniz Kapısından (1555) tarihi şehir merkezine girdik.

Kotor tarihi bölgenin ana giriş kapısı olan "Deniz Kapısı" 1555 yılına tarihleniyor. Kilit taşında Nazilerin elinden kurtuluş tarihi olan 21.11.1944 yazıyor...

Kapıdan girince hemen sağ taraftaki gotik kabartmada Hz. Meryem, Aziz Triphon ve Aziz Bernard'ın minik heykelleri yer alıyor...

Kotor'da ilk yerleşimin tam olarak hangi tarihe dayandığı bilinmiyor ama yazılı kaynaklar 2000 yıl öncesine kadar gidiyor. O dönemlerdeki isminin eski Yunancada sıcak anlamına gelen "Katareo" dan türetilmiş "Dekatera" olduğu tahmin ediliyor. Bölgede birçok yerde olduğu gibi Kotor'da da önce İliryalılar, daha sonra da Romalılar görünüyor. Roma imparatorluğu dağıldıktan sonra 1185 yılına kadar Bizans egemenliğinde kalan Kotor, daha sonrasında 1371 yılına kadar Nemanjic Hanedanlığı yönetiminde Sırpların oluyor. İlk liman şehri unvanı Nemanjic hanedanlığı döneminde ortaya çıkıyor ve Kotor zenginleşmeye başlıyor. 1384 - 1391 yılları arasında Macar ve Bosna Krallıkları yönetiminde kalan Kotor 1391 yılında bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesinde yerini alıyor. Ne var ki devir Osmanlı İmparatorluğunun fırtına gibi estiği yıllar ve bundan ciddi anlamda korkan Kotor Şehir Konseyi aldığı kararla, 1420 yılında gönüllü olarak Venedik Cumhuriyeti'nin topraklarına katılıyor. Osmanlılar 1538 ve 1657 yıllarında büyük bir donanmayla şehri iki defa kuşatmasına rağmen maalesef başarılı olamıyor. Hatta bu konuda Evliya Çelebi ünlü Seyahatname'sinde: "Kotor Kalesi, Osmanlı İmparatorluğunda bir çıban gibi burçları ve bedenleriyle durur. Yazık Osmanoğluna ve şerefine" ifadesini kullanmış. Venediklilerin hakimiyeti 1797 yılına kadar devam etmiş. Bu tarihten 1918'e kadar Kotor, arada kısa kısa Rus ve Fransız egemenliğini saymazsak, Avusturya-Macaristan toprakları olmuş. Sonrasında Yugoslavya Krallığı ve devamında da Yugoslavya Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Kotor, bugün için Karadağ'ın en güzel sahil şehirlerinden birisi.

Deniz Kapısından içeriye girdiğimizde bir zamanların silah pazarının kurulduğu, tarihi şehrin kalbi olarak kabul edilen, Silah Meydanı karşılıyor bizleri...

Deniz Kapısı ya da orijinal adıyla "Vrata od Mora", eskiden şehrin ana giriş kapısıymış. Kotor Venediklilerin elindeyken 1555 yılında inşa edilen kapının kemer kısmının üzerindeki kilit taşında 21 Kasım 1944 tarihi yazıyor. Bu tarih Kotor'un 2. Dünya Savaşında Nazilerin elinden kurtuluşunun tarihi. Bazı kaynaklarda komünistlerin şehre giriş tarihi olarak da gösteriliyor. Hemen üst tarafta ise Hırvatça bir yazı var: "Tude Nećemo Svoje Ne Damo". Mareşal Tito'ya ait olan bu yazının Türkçesi için internete baktığımda ise şöyle bir şey çıkıyor: "Başkalarına ait olanı istemeyiz ama bizim olanı da vermeyiz''. Kapının iç kısmında tonozlu bir tavan ve büyük taş sütunlar bulunuyor. Yine iç kısımda sağ tarafta küçük bir gotik kabartma var. Ortada elindeki çocukla Meryem Ana, sol tarafta küçük bir Kotor maketiyle şehrin koruyucu azizi Triphon ve sağda ise şehrin ileri gelenlerinden olan Pima ailesinin soyundan gelen Aziz Bernard var.

Silah Meydanı'nın olmazsa olmazı olarak kabul edilen Saat Kulesi 1602 yılında inşa edilmiş ve bir miktar eğik olduğu için çakma Pisa Kulesi olarak adlandırılıyor...

Bir tür "suçlu taşı" da diyebileceğimiz kaide...

Deniz Kapısından içeriye girdiğimizde bizleri Kotor eski şehrin en büyük meydanı olan Silah Meydanı yani "Trg od oruzja" karşılıyor. Ortaçağda dönemin silah pazarının kurulduğu yer burası olduğu için bu ismi almış. Dar bir dikdörtgen şeklindeki meydan Saat Kulesi, Dük Sarayı, Napolyon Tiyatro Binası, Cephanelik (Arsenal) Binası'na ev sahipliği yapıyor. Elbette restoran ve kafeteryaları da unutmamak lazım. Hemen giriş kapının karşısında bulunan saat kulesi 1602 yılına tarihleniyor ve şehrin simgelerinden birisi.  Kulede birisi giriş kapısı tarafında, diğeri ise onun sağında kalan iki adet saat var ve bunlar 19. Yüzyılda monte edilmiş. 1667 depreminden ciddi anlamda etkilenen kule ön tarafa doğru biraz eğilmiş, sonradan bazı onarımlarla düzeltilmeye çalışılmış ancak 1979 yılındaki depremden sonra yeniden eski eğimli halini almış. Sizin anlayacağınız çakma Pisa Kulesi diyebiliriz. Biraz barok, biraz da gotik tarzda inşa edilmiş olan saat kulesinin üzerindeki küçük kitabede Venedik aslanını görebiliyoruz. Aslanın ön ayaklarındaki kitabın kapağı açık olduğu için şehrin anlaşarak Venedik hakimiyetine geçtiğini anlıyoruz. Zaten tarih kitapları da aynısını söylüyor. Rehberimiz Mustafa saatin bakım ve onarım işlerinin yapıldığından beri aynı aile tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor. Saat kulesinin hemen altında, uç tarafı piramit biçiminde olan kaide var. Eski dönemde insanlar bir suç işlediklerinde onu bu taşa bağlarlar ve gelip geçenlerde kişinin suçuna göre bağırıp çağırır, domates fırlatır, hatta yüzüne tükürürlermiş. Bu tarz noktalara Avrupa'da daha önce de rastladım. İki amaç güdülüyor: İlki suçluyu halk önünde rezil ederek cezasını çektikten sonra mümkünse şehri terk etmesini sağlamak. İkincisi de vatandaşlara "ayağınızı denk alın, dikkatli olun, yoksa..." mesajı vermek. Ne kadar işe yaradığını bilemem ama ciddi ciddi uygulandığı kesin.

Rektör diye adlandırılan Venedikli Dük'ün sarayı bugün için otel olarak kullanılıyor. En sağ taraftaki turuncu-sarı bina ise bir dönemin Fransız Tiyatro binası...

Bizanti Sarayı 1667 depreminden sonra neredeyse yeniden inşa edilmiş. Barok stille süslenmiş Rönesans mimarisinin güzel örnekler sunan binanın bazı bölümleri turistler tarafından kiralanabiliyormuş...

Saat Kulesinin karşısında, giriş kapısının üzerindeki bina Dük Sarayı (Plata Knezeva). Neredeyse tüm batı cephesini kaplayan bina ilk olarak 17. Yüzyılda inşa edilmiş ama 1667 yılındaki depremde tamamen yıkılmış. Sonradan yeniden inşa edilmiş ve "rektör" adı verilen Venedikli Dük tarafından kullanılmış. Öyle ki rektör uzun balkonda oturup şehrin salonunu yani en hareketli yeri olan meydanı film izler gibi izlermiş. Şehir Venediklilerin elinden çıktıktan sonra bina askeri amaçlarla kullanılmış. Surların dışından bakıldığında küçük sütunlarla bezenmiş bina mavi pencereleri, kesintisiz dar demir balkonu ile bugün için bir otele ev sahipliği yapıyor. Meydanın kuzey tarafındaki taş bina bir zamanların Cephanelik Binası. Bugün için bir bankaya ev sahipliği yapıyor. Hemen onun sol tarafındaki turuncu-sarı renkli bina ise Kotor'un Fransız egemenliğinde kaldığı kısa sürede faaliyete geçen Fransız Tiyatrosu. 1979 yılındaki depremde ciddi hasar gören bina titiz bir restorasyon çalışması ile aslına uygun hale getirilmiş. Bir dönem de belediye binası olarak kullanılmış.

Beskuca Sarayının ön cephesi ve özellikle de yeşille bezenmiş aslanlı rölyefli kapısı görülmeye değer...

Silah Meydanını kulenin sağ tarafında bulunan ve ilk olarak 14. Yüzyılda inşa edilmiş olan Bizanti Sarayının önünden terk ediyor ve biraz ileride sağa dönerek dar sokağın hemen başındaki Beskuca Sarayı'nın kapısının önünde duruyoruz. 1776 yılında inşa edilen Saray, o dönemlerde Kotor'da gelişen deniz ticareti nedeniyle kısa zamanda zengin olan Beskuca ailesine aitmiş. Kesme taştan inşa edilen dört katlı sarayın mimari yapısı oldukça sade olmakla birlikte giriş kapısının üzerindeki rölyefle birlikte nefis bir cepheye sahip. Yeşiller içindeki kapı ve pencereler ile hemen kapının üst tarafındaki aslan figürlü kabartma müthiş görünüyor. Gerçi biraz tahrip olmuş ama yine de çok güzel. 15. Yüzyıla tarihlenen ve gotik-floral üslubun en değerli eserlerinden birisi kabul edilen aslanlı rölyefin Beskuca ailesi ile bir ilgisi bulunmuyormuş. Beskuca ailesi 1800'lerde "kont" unvanını alıp şehrin seçkinler sınıfına dahil olunca herkes tarafından bilinen bir aile haline gelmiş. 19. Yüzyılın sonlarına doğru aile dağılmış ve saray da Belediyenin mülkü haline gelmiş. Bugün için bazı kaynaklarda sarayın otel olarak kullanıldığı yazıyor ama emin değilim. Zira dışarıdan bakıldığında böyle bir izlenim edindiğimi söyleyemem.

Un Meydanı'nın yıldızı ve bugün için Denizcilik Müzesi olarak kabul edilen Pima Sarayı...

Un Meydanında Buca Sarayı...

Beskuca ailesi ile ilgili ilginç bir hikaye de var: Beskuca, kelime anlamı olarak "evsiz" demekmiş. Seçkinler sınıfına dahil olan ve soyluluk unvanı taşıyan Beskuca'lar bu durumdan rahatsız olmuşlar ve Kotor'da 100 adet yaptırıp soyadlarını 100 ev anlamına gelen "Stokuca" olarak değiştirmek istemişler. Kent içinde ev yaptırmak oldukça zormuş ve yapılması da bir hayli uzun sürüyormuş. Ne yaptılarsa olmamış ve ancak 68 tane inşa edebilmişler ve ailenin ömrü yetmemiş. Böylece soyadları da "evsiz" olarak devam etmiş. Kim bilir, belki de sülalenin sonunu getiren bu bitmek bilmeyen ev sahibi olma inadıdır ne dersiniz?

Katedralin de bulunduğu Aziz Trifun Meydanı her daim hareketli.  Katedralin yan tarafında piskoposun konakladığı yer bulunuyor. Tam ortadaki bina ise ünlü Drago Sarayı...
1166 yılına tarihlenen katedralin bir kulesinin diğerinden daha kısa olduğu çok net görülüyor...

Dar sokaktan devam edince Un Meydanına geldik. Evet yanlış duymadınız Un Meydanı (Trg od Brašna) Bir dönem şehrin un pazarı buradaymış. Aynı zamanda un ambarları da bulunduğu için ismi böyle kalmış. Bu küçük meydan şehrin önemli iki küçük sarayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan ilki Pima Sarayı. 14-18. Yüzyıllar arasında şehrin kalburüstü ailelerinden birisi olarak kabul edilen, pek çok şair, yazar ve akademisyene sahip ünlü Pima ailesinin yaptırdığı Saray 1667 yılındaki depremden sonra inşa edilmiş. Zemindeki teraslı giriş ve loca bölümü Rönesans mimarisi ile inşa edilmişken, on iki konsol üzerine inşa edilmiş olan üst balkon ve pencereler ise Barok stilde yapılmış. Hatta bu balkon ve görünüm nedeniyle bir dönem şehirdeki en güzel ev olarak bile seçilmiş. Ortadaki ana kapının hemen üzerinde iki melek tarafından taşınan Pima ailesinin arması bulunuyor. Saray 1979 yılındaki büyük depremden sonra neredeyse yeniden inşa edilmiş. Hatta 1900'lerin başlarında Deniz Kolejinin ihtiyaçları için yapılan ilaveler depremden sonraki dönemde yapılmamış ve orijinal hale getirilmiş. Şöyle karşıdan baktığınızda güzel görünüyor ama sanki biraz karışık gibi. Her şeyden biraz var gibi görünüyor, bence enteresan bir mimarisi var. Her ne kadar tam karşısında 1667 depreminden sonra inşa edilmiş olan, bir başka seçkin aile Buca ailesine ait, siyah panjurlu ve küçük balkonlu Buca Sarayı olsa da Pima Sarayı için meydanın bir numarası demek yanlış olmayacak.

Tarihi Arşiv Binası...

Azize Remedy Kilisesi yukarıda misafirlerini bekliyor. Bugün için ayinlere kapalı ama turistik ziyaret yapabiliyorsunuz...

Dar sokaktan devam ettiğimizde Aziz Trifun Meydanına (Trg Sv Tripuna) çıkıyoruz. Her ne kadar Kotor'un büyük çoğunluğu Ortodoks olsa da tarihi şehir merkezinin en önemli eseri bir Katolik kilisesi olan Aziz Trifun Karedrali. 9. Yüzyılda inşa edilmiş bir romanesk kilisesinin üzerine 1166 yılında inşa edilen Katedral şehrin koruyucu azizinin adını taşıyor. Bununla ilgili enteresan bir hikaye var: 809 yılında bugünkü Türkiye'den yola çıkan ve yanlarında Aziz Trifun'la ilgili bazı kutsal eşyaları taşıyan  bir grup Venedikli denizci fırtınaya tutulurlar ve Kotor körfezine sığınırlar. Ne zaman yeniden hareket etmeye kalksalar fırtına çıkınca bunu tanrının bir mesajı olarak algılayıp Aziz Trifun'un emanetlerinin Kotor'da kalmasına karar verirler ve kiliseyi inşa ederler. Katedralin birbirine kemerle bağlı iki çan kulesinden biri daha kısa ve birbirinden farkı. Bunun en mantıklı açıklaması 1667 yılındaki depremden sonra restorasyon yapılırken paranın ikinci kuleyi tamamlamaya yetmemesi olarak gösteriliyor. Zaten restorasyondan sonra biraz gotik mimari tarzı da fark ediliyor. En bariz örneğinin ön cephede yer alan gül pencere olduğunu söyleyebiliriz. 1979 depreminde de hasar gören katedralin restorasyonu 2016 yılında tamamlanmış. Zaten ön cephede iki farklı yönde 1166 ve 2016 tarihlerini görüyorsunuz. Bu arada katedralin sol tarafındaki küçük bina ise piskoposluk binası olarak kullanılıyor.

Dar sokaklardan geçerek Kotor tarihi merkezin keyfini çıkarmayı unutmuyoruz...

Katedrale giriş ücreti 2,5 Euro. Kırmızı ve kahverengi tuğlalarla kaplı sütunlar ve duvarlardan oluşan katedral iki katlı ve üç adet nefi var. Nefler Bizans stili 14. Yüzyıla ait fresklerle süslenmiş. İç dekorasyonun en göz alıcı eseri kuşkusuz ana altarın altındaki siboryum. (Siboryum, Katolik kilisesinde içine takdis edilmiş ekmek konulan kap olarak tarif ediliyor) Katedral aynı zamanda Marin Lovra Dobricevic, Tripo Kokolj, Paolo Veroveza, Hieronim Santa Croce gibi sanatçıların resimlerine de ev sahipliği yapıyor. Apsisin duvarında yer alan Hz İsa, Meryem, Aziz John ve diğer 16 azizin yer aldığı altın varaklı pano tüm güzelliğiyle misafirleri büyülüyor. Üst katta ise gümüşten yapılmış haçlar, Hz İsa ve Meryem tabloları, din adamlarının giydiği çeşitli kıyafetler cam çerçeveli bölümlerde sergileniyor.  Aziz Trifun'a ait bazı özel emanetler de burada bulunuyor. Katedral şehir merkezinin göbeğinde olduğu için keyifli bir tarihi merkez manzarası da sunuyor. 

Kotor'un soylu ailelerinden birisi olan Grgurina'ların aynı isimli evi bugün için Denizcilik Müzesi olarak kullanılıyor...

Aynı isimli meydanda yer alan Karampana Çeşmesi...

Rehberimiz Mustafa katedralin hemen arka tepelerinde bulunan kilisenin Azize Remedy Kilisesi olduğunu,  6. Yüzyıla tarihlenen kalıntıların bulunduğu yerde 1500'lü yılların başlarında inşa edilen kilisenin Roma Katolik kilisesine bağlı olduğunu, özellikle şehirde salgın ortaya çıktığı dönemlerde ayinlerin bu kilisede yapıldığından bahsetti. Elbette kiliseye öyle elinizi kolunuzu sallayarak gidemiyorsunuz. Zira Kotor Kalesi ve surlarının içinde kalan kiliseye gitmek için öncelikle 3 Euro ödeyerek bir bilet alıyorsunuz. Aldığınız bu biletle 1350 adımlık tırmanmaya başlıyorsunuz. Siz zaten bu işleme başlarsanız birkaç yüz adım içinde önce küçük şapeller ve sonunda da Azize Remedy Kilisesinin yanından geçiyorsunuz. Biraz daha devam ederseniz Venedik aslanının bulunduğu bir kapı çıkıyor karşınıza. En yukarıda da Kotor Kalesi olarak bilinen St. John Kalesi sizleri bekliyor. Bir de enfes bir Kotor Körfezi manzarası elbette. Bu işi yapmak biraz size bağlı olsa de yaklaşık iki saat yeterli oluyor. Zor mu derseniz bence ortalama zorlukta.  Bazıları da sadece Azize Remedy Kilisesine kadar çıkıp oradan geriye dönüyorlarmış. Böylece bir tür yarısına çıkmış oluyorlar. Peki ben kaleye çıktım mı? Hayır, birkaç saat serbest zamanımız olduğu için çıkamadım ama gruptan çıkan ve bana anlatan arkadaşların yalancısıyım. Zaman olsaydı gider miydim? Kesinlikle...


Aziz Luka Meydanı, belki de Silah Meydanından sonra tarihi şehrin en hareketli meydanlarından birisi. Bunun ana sebebi de hiç kuşkusuz iki farklı kiliseye ev sahipliği yapması. Küçük ve daha eski olanı meydanla aynı ismi taşıyan Aziz Luka Kilisesi...

Aziz Trıfuna Meydanında katedral dışında 14 ve 15. Yüzyıllarda gotik mimari üslupla inşa edilmiş olan Drago Sarayı bulunuyor. İki kanatlı olarak inşa edilen binanın altından dar bir yol geçiyor. Ailenin arması üzerinde minik bir ejderha figürü var. 1667 ve 1979 yıllarındaki depremlerde ciddi hasar gören saray, sonradan restore edilmiş. Bugün için Kültürel Varlıkları Koruma Müzesi olarak kullanılan binanın ön tarafında güzel pizzalar yapan bir kafeterya bulunuyor. Drago Sarayının tam zıt tarafında, Sara Pizzacısının bulunduğu taraftaki üç katlı bayraklı bina da Belediye Binası olarak kullanılıyor. Son olarak Katedralin tam karşısında, üzerinde Archivium yazan bina ise Tarih Arşivi Binası olarak faaliyet gösteriyor.


Aziz Nikolas Kilisesi ve en nadide parçası olarak kabul edilen ikonostastis...

İki üç katlı taş evlerin arasındaki dar sokaklardan, tonozlu tünellerden geçerek gezimiz devam ediyor, restoran ve kafelerle süslenmiş minik Boka Meydanına varıyoruz. Küçük kafelerle süslü minik meydanın en önemli eseri kuşkusuz Kotor'un soylu ailelerinden olan Grgurinaların evi. 18. Yüzyılda barok mimari üslubu ile inşa edilen bina iki katlı. Her katta korkuluklarla desteklenmiş olan taş balkonlar mevcut. Bina bugün için Denizcilik Müzesi olarak kullanılıyor. Zaten bu bölgedeki tüm şehirlerde mutlaka denizcilikle ilgili büyük ya da küçük bir müze bulunuyor. Adriyatik kıyılarında gelişmiş olan ticaret ve bunun getirdiği ticaret ve toprak savaşları güçlü bir donanmaya ihtiyaç duyduğu için bu anlamda bolca malzeme sergilenebiliyor. İçeride önemli komutanların fotoğrafları, yağlı boya tablolar, üniformalar, gemi maketleri, savaş gereçleri varmış. Vaktim olmadığı için ziyaret edemedim. Meraklısı için giriş ücreti 4 Euro. Beraberinde beş dilde seslendirme yapan bir rehber kulaklık veriliyor.


Aziz Luka Meydanındaki güzel binaları izlerken bir gelinle damadın fotoğraf çekimine rastladık...

Müzenin sol tarafından devam ettiğimizde önünde bir kafenin masalarının bulunduğu küçücük bir meydanda Karampana Çeşmesini görüyoruz. 17. Yüzyılın sonları ya da 18. Yüzyılın başlarında yapılan demir çeşme o dönemlerde şehrin temiz su ihtiyacının sağlandığı tek yermiş. Bunun yanında bizdeki çeşme başı muhabbetleri gibi şehirde dedikodunun merkezi de burasıymış. Hatta şu anda Kotor'un en çok satan magazin dergisinin adı da Karampana imiş. Dövme demirden yapılmış çeşmenin kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor. Karampana çeşmesini fotoğraflayıp dar sokakta devam edince tarihi şehrin bir başka hareketli, keyifli ve şirin meydanlarından birisine ulaşıyoruz: Aziz Luka Meydanı (Trg Sv Luka). Bu meydan iki farklı Ortodoks kilisesine ev sahipliği yapıyor. Bunlardan ilki meydanın ortasında kalan, nispeten eski görünümdeki şehrin en eski kilisesi Aziz Lukas Kilisesi. Minik kilise 1195 yılında Mauro Kacafrangi tarafından yapılmış. Üç küçük çanı bulunan kiliseni tek nefi uzunlamasına üç parçaya ayrılmış. Kilise romanesk ve Bizans mimari stili ile inşa edilmiş. Enteresan olan hem 1667 hem de 1979 depremlerde neredeyse hiç hasar görmeyen ender yapılardan birisi. Küçük olması da bunda etken olabilir elbette. Kilise altarı, 17. Yüzyılda Rafailovic resim okulunun kurucusu Dascal Dimitrije tarafından yapılmış. Bazı kayıtlar ilk inşa edildiğinde Katolik kilisesi olarak faaliyet göstermiş olduğunu sonradan yeniden Ortodokslara verildiğini yazıyor.

Azize Klara Manastırı lüks sunakla dikkat çekiyor...

Meydandaki diğer Ortodoks kilisesi ise nispeten daha yeni bir tarih olan 1902-1909 yılları arasında inşa edilmiş olan Aziz Nikolas Kilisesi. Ana gövdesi iki çan kulesi ortasında kalan sade kilisenin en önemli parçası, 1908 yılında yapılan ikonostatsis. Doğu kiliselerinde ana nefi cemaatin bulunduğu bölümden ayırmaya yarayan, genellikle üç kapılı ve üzerinde azizlerin ikonalarının bulunduğu kısım olan ikonostasis görülmeye değer. Rehberimiz Mustafa bir Ortodoks kilisesi ile Katolik kilisesini birbirinden ayırmanın kolay yönlerini anlatıyor bize. İlki ve en önemlisi Ortodoks kiliselerinde oturma yeri yoktur. Bunun dışında Katolik kiliselerinde renkli ikonlar ve vitraylar bulunurken Ortodoks kiliselerinde Hz İsa, Meryem ve havarilerin resimleri bulunur, ikonostasisler çokçadır. Katolik kiliselerinde uzun ve ince mumlar bulunur. Başka farklar da varmış ama şimdilik bu kadarı bize yeter.

Banka Binasının önünden Silah Meydanı...

Aziz Luka Meydanından itibaren bir gelinle damat bizlere eşlik ediyor. Elbette onlar en güzel fotoğrafları çektirebilecekleri yerler arıyorlar. Yolumuza devam edince karşımıza bu sefer de Azize Klara Manastırı ya da diğer adıyla Fransisken Manastırı çıkıyor. Daha önceden burada St. Benedictine kadın manastırı varmış. 18. Yüzyıla tarihlenen kilisenin içerisinde heykeltıraş Francesco Kabjanka tarafından yapılan barok tarzı lüks bir sunak bulunuyor. Ayrıca 1450-1500 yıllarından kalma el yazması eserlerin bulunduğu zengin bir de kütüphane varmış. Tavan bölümü ahşap tahtalarla süslenmiş, duvarlarda Hz Meryem'i anlatan tasvirler bulunuyor. Buraya kadar geldiğinizde benim gibi siz de şöyle bir içeri girin. Pişman olmayacaksınız.


Kotor'un dar sokaklarına kendimizi attık. Hapishane ve Askeri Kurul Binasından geçtikten sonra Gardik Kapısından önceki merdivenlerden yukarıya çıktık...

Yavaş yavaş rehberli turumuzun sonuna geldik. Saatlerimiz 11.05'i gösterdiğinde Cephanelik binasının bulunduğu taraftan Silah Meydanına çıktık. Turumuz başladığı yerde tamamlandı. Saat 14.00'a kadar yemek ve serbest gezi için zaman verildikten sonra herkes sağa sola dağılmaya başladı. Ben de arkadaşlara Türkçe harita üzerinde rehberle gezdiğimiz yerleri işaretledikten sonra Arzu ile birlikte tarihi sokaklara kendimizi attık. Öncelikle kısa bir mola verelim dedik ve Aziz Luka Meydanındaki Scorpio Kafede oturduk. Bizim Nuray, Tülay ve Semra'lar da orada oturuyorlardı, daha sonra gruptan başka arkadaşlar da bize katıldı. Birer Cafe Americano (1,20 Euro, 500cc cam şişede su 1,50 Euro) içtikten sonra kendimizi tarihi şehrin dar sokaklarına attık. 

Gardik Burcundan Kotor limanı manzarası...

Tarihi şehir Budva kadar olmasa da küçük bir yer. Haritadan incelediğimde rehberli turumuzda neredeyse şehrin yarısını gezmişiz. Dağın yamaçlarına doğru dar sokaklarda dolaştık. Hapishane ve Venedik Askeri Kurul Binasının önünden geçerek oradaki merdivenlerden çıktık ve yaklaşık 15 metre yüksekliğindeki Gardik Burcuna çıktık. Burayı aynı zamanda şehri saldırılar sırasında savunma amacıyla oluşturulmuş bir tür tabya olarak da düşünebilirsiniz. Bir tarafta nefis bir liman manzarası bir tarafta da denizle tarihi şehri ayıran surlar var. Gardik Burcu 1470 yılında inşa edilmiş ve burada Güney Kapısı ya da Gardik Kapısı olarak bilinen şehrin üç kapısından birisi de bulunuyor. Bol bol fotoğraf çektikten sonra kapıdan çıktık ve sur boyunca caddede yürümeye başladık. Deniz kapısı ile Gardik Kapısı arasındaki bölgede, surların altında şehrin küçük marketi var. Bu markette peynir, pastırma, zeytin ve ürünleri, meyve sebze yani evinizin ihtiyacı olan ne varsa bulabilirsiniz. Bazı satıcılar sattıkları ürünlerden bize ikram ettiler.  Diller ortak olmasa da güleryüz ve samimiyet her şeyi çözüyor. 


Yukarıdan ve aşağıdan Gardik Kapısı...

Yeniden Deniz kapısından içeriye girdik ve tiyatro binasının bulunduğu noktadan bu sefer de Çan Kulesine (Kampana Tower) çıktık. Burası Skurda Nehri ile kalenin birleştiği noktada bulunuyor. Yan tarafında lüks bir restoran var ama henüz hazırlıklarını tamamlamamış. Sur boyunca ilerleyen toprak yolda devam edince bu sefer Bembo Burcuna kadar geldik. Bugün için burası bir konser alanı gibi düzenlenmiş. Burcun biraz ilerisinde aşağıda Kuzey Kapısı ya da daha bilinen adıyla Nehir Kapısı bulunuyor. Bembo Burcundaki dar merdivenlerden yeniden tarihi şehre girdik. Ortasında mermer çeşme olan meydanın adı Drva Meydanı. Anlamı ise "Odun Meydanı". İsmi nereden geliyor bilmiyorum ama muhtemelen eskiden odun pazarı burada kuruluyordu. Meydan Azize Meryem Kilisesine ev sahipliği yapıyor. Kilise kökenleri 6. Yüzyıla dayanan bir kilisenin üzerine 1211 yılında inşa edilmiş. Kulesi yer yer kararmış ama dimdik ayakta duruyor.


Küçük marketten kareler...

Bu noktada bizim Safiye abla ve Şulelerle karşılaştık. Dediğim gibi Kotor gerçekten küçük bir yer. Dar sokaklarda dolaşmaya devam ettik, arka sokaklardaki hediyelik eşya dükkânından 1 Euro'ya bol bol magnet aldık. Yavaş yavaş karnımız acıkmaya başlamıştı ve restoranlara daha dikkatli bakmaya başladık. Öyle böyle derken kendimizi rehberimiz Mustafa'nın pizzaları çok lezzetlidir dediği katedralin bulunduğu Aziz Trifun Meydanının köşesinde bulduk. Bir de baktık ki Levent abiler dahil en az 5-6 masada bizimkiler garson bekliyorlardı. Zamanımız çok fazla olmadığı için biz de biraz ileride katedralin yan tarafındaki Sara Kafeye oturduk. Sabahtan bulutların arkasına saklanmış olan güneş artık tüm ihtişamıyla egemenliğini ilan etmişti. Pizzeria Sara'da büyük pizzalar 5-8 Euro arasında, 50 cl lik sifon bira 2,5 Euro, kola 2 Euro. Pizzalar hiç de fena değildi ve servis beklediğimizden hızlıydı.

Kampana Kulesinden Kotor liman manzarası...

Aşağıdan Skurda Nehrinin bulunduğu noktadan Kampana Burcu ile Bembo Burcu arasındaki surlar...

Benbo Burcunun hemen alt tarafında yer alan Odun Meydanında bulunan Azize Meryem Kilisesi...

Kotor enteresan bir yer. Tepeden baktığınızda şehir düzensiz bir üçgen havasında. Üçgenin bir tarafında yaklaşık 300 metre uzunluğundaki Skurda nehri, bir tarafında liman ve diğer tarafında da dağlar var. Şehir sokakları belirli bir plan dahilinde oluşmamış, bu yüzden de gezmenin en iyi yöntemi gerçekten kaybolmak. Ama emin olun ki kaybolmanız çok zor zira mutlaka şehrin şirin birkaç meydanından birine çıkıyorsunuz. Bazı yerlerde birbirini dik kesen sokaklar bazı yerlerde birden yamuk biçimde sağa sola dönüyor. Aynı genişlikte sokaklar yok, binalar standart bir kat sayısına sahip değil. Özellikle yaşanan depremler sonrasında yapılan onarımlar sırasında küçük ilaveler de yapılmış. Bu yüzden her şey üst üste ve sıkışık gibi görünüyor. Sokakların isimleri yok, meydanlarda tabelalar bulunmuyor. Bazı isimler takma ad ya da kullanım amacına göre verilmiş: Un Meydanı, Süt Meydanı, Odun Meydanı gibi. Internette dar bir sokağın isminin "Geçmeme İzin Ver Sokağı" olduğunu okumuştum. O kadar dar ki karşılıklı iki kişi geçemediği için böyle adlandırılmış halk tarafından. Zaten güzelliği de belki burada yatıyor. Ama bu kadar turiste rağmen sokaklar tertemiz ve bakımlı. Sizin anlayacağınız Kotor güzel.





Kotor sokaklarında gezerken...

Saat 14.00'de Deniz Kapısında buluştuk ve rehberimizin peşinden deniz kenarına doğru yürüdük. Zira bundan sonraki rotamız Perast kasabası ama doğrudan oraya otobüsle gitmiyoruz. Buraya kadar gelmişken Kotor körfezinde bir tekne turu yapmamak bize yakışmazdı diye düşünerek programı hazırlarken Kotor'dan tekneyle Perast'a gitmeye, yolda da minik bir adacığa uğramaya karar vermiştik. Biraz rüzgar olması sebebiyle deniz çok da sakin olmadığı için Arzu dahil bazı arkadaşlar tekne haklarından feragat etti ve otobüsle doğrudan Perast'a geçtiler. Geriye kalanlar da atladık teknemize ve vurduk Kotor körfezinin derinliklerine. Kotor gerçekten keyifli ve harika bir yer. Bırakın kendinizi Kotor tarihi şehir merkezinin daracık, mis kokulu ve gizemli sokaklarına. Mutlaka kaybolun, haritaya bakmayın, her minik sokağa dalın, fotoğraf çekin, anılarınızı biriktirin. Eminim pişman olmayacaksınız. Hem belki de tekrar yolunuz düştüğünde işinize yarar. Kim bilir...

Adriyatik gezimiz devam edecek...













 Yazılan Yorumlar...
hakangeziyor
(30 Haziran 2019)

Tamercim çok teşekkürler. Gerçekten çok beğendiğim bir yer oldu benimde. Kıskandım şimdi seni, tekrar gitmek istedim birden :)

TAMER
(22 Haziran 2019)

Bence bu coğrafyanın en güzel yerlerinden biri Kotor. İki kere gittiğim bu şehir her seferinde bana mutlu ve huzurlu anlar yaşattı. Sevgili Hakan çok güzel kaleme almışsın sen de üçüncü kez gitmiş gibi oldum, eline sağlık...

 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.